Hele hele en yeni, en hızlı ve de “püsküllü dinci” saf kan Türk Recep’in kalabalıkları peşine takıp ortalıkta dolanarak, Kürtlere saydırdığı bir yerde, büsbütün imkansızdır yazarın kendi seçimi…
Oysa bugün, Güney Batı Kürdistan’a yardımla, ete bürünen yeni Kürdistan ruhunu yazmak istiyordu. Kürdistan yüz yılını ve onun dayanışma ruhunu…
Mehmed Ali Birand’ın trajedisini yazmak istiyordum, en azından.
Birand’ın dayısı Mahmut Dikerdem’i de tanıyordum. Palu yöresinden sürgün bir Kürt ailedendi, Mahmut Bey. Nasır döneminde Kahire elçiliği yapmış, bir diplomattı. Türk Dışişlerinde adı solcuya çıkmış tek kişiydi.
Emekli olduktan sonra, Türk devletinden beklentileri tükenmiş, bir bakıma korkularını yenerek özgürleşmişti. Barış Derneği Başkanlığı yaparken, 12 Eylül darbesinde tutuklanmış, uzun süre hapis kalmıştı.
1992’de onu, kurucusu olduğum gazeteye yazı yazmasını rica etmek için ziyaret ettiğimde, doktor raporlarını göstererek rahatsızlığını anlatmış, nazikçe “hayır” demişti.
Sohbetimiz sırasında, Palu yöresinden sürgün bir Kürt aileden olduğunu söylerken, gözleri dolmuştu.
Bir konuşmamızda, Mehmed Ali Birand’a Kürtlüğünü açtığımda, “boş ver, bunu geçelim” diyerek, üstünü kapatmıştı.
Onu anladığım için üstelememiştim. Çünkü, Kürt düşmanlığı temelinde oturmuş, ırkçı ayıbı, insanlık suçu ırkçılığı “ne mutlu Türküm diyene” narasıyla övünme yapmış bir rejimde, kızışan kimlik savaşı ortamında tutunmak, ırkçılıkla zehirlenmiş toplumda zor, hatta giderek imkansızdı.
Ölümü yaklaşıncaya kadar kimliğini açıklamaktan kaçındı. Devşirilmiş Türklerden bir Türk oldu. Gömülürken, yattığı yere Kurtarılmış Kürdistan’ın Erbil şehrinden getirilen toprağın serpildiğini okuyunca, yüreğimin ortasına gözümden bir damla düştü.
Mehmet Ali Birand, ölürken Türk korkusunu öldürmeyi başarmıştı.
Memed Ali Birand’ın trajedisi böyle de biz, Kürdistan’ın kızları Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in katli konu alan yazının başlığına döneyim, ben.
Türk Recep, Afrika savanalarında “vahiy gelmiş” gibi katl ve cellada ilişkin teşhisini, şıpıdak “iç hesaplaşma” diye açıklamış, ailesi PKK kuruluşuna eleman da veren Kürt yardımcısı Hüseyin Çelik de medyaya “bu söyleme devam ha” dercesine kükremiş, Dışişleri Bakanı ise, “katil konusunda Fransa ile her an temas halindeyiz” demişti.
Fransa, Türk Recep’in koyduğu teşhise hayat suyu içirip, besleyecek biçimde, “içeriden biri olarak” Ömer Güney’in ismini ortaya atmıştı.
Ömer Güney, şimdilik katliamın birinci derecedeki sorumlusu gibi görünüyor, ancak, etrafı eşelendikçe, devletin haydutlaşan yüzü, yeraltı örgütlenmesi olan “derin” izler etrafa saçılıyordu.
“Derin devlet” denilen yapılanmanın anası, Amerikan Merkezi Haberalma (CIA) örgütüdür. Hakkında sayısız makale, kitap yazılan, filmler yapılan CIA’nın şu ya da bu örgüte yerleştirdiği personeli, her zaman ve yerde göz dolduran ataklıkla önde, militanlıkta birincidir.
Türk “derin devleti” denilen Gladiosu da bu yöntemle işlemektedir. Tıpkı CIA gibi sırları ifşa eden ya da edeceğinden kuşkulanılanları yok ederler. (Binbaşı Ahmet Cem Ersever ve sayısız benzeri gibi.)
AKP iktidarının yandaşı medyanın yıldızlarından biri olan Mahir Kaynak da eski bir ajandır. Ama cinayet işlemeyen…
Mahir Kaynak, 1971 darbesinden önce General Cemal Madanoğlu-İlhan Selçuk cuntasının göz bebeği, en atak ayağı, bu yüzden Madanoğlu’nun manevi evladıydı.
Ama, Madanoğlu tutuklandığı gün, o bu kez, muhbir olarak gerçek yüzüyle karşısındaydı.
Kürt hareketine, bugüne kadar sayısız suikastçi ve istihbarat personeli sızmış, yakalanan bazılarının gerilla olarak, lider kadrolara kadar sokulduğu açıklanmıştı.
Kürdistan sivil siyaseti de, Mehmet Metiner, Orhan Miroğlu ve benzeri sızıntılarla payına düşeni fazlasıyla almıştı.
KCK baskınları adı verilen insan avı sırasında, kıyıya vuranlar, bir gün öncesine kadar zapt edilmez Kürt militanlardı. Sonra kimi gizli, kimileri de Öcalan’ın avukatlığını üstlenecek kadar güven vermiş İrfan Dündar gibi peçesiz tanık, muhbir oldu.
Ömer Güney, eğitimli bir Gladio neferine benziyor. Gladionun Kürt sivil kurumlara sızması beyaz adam hayranlığından kaynaklanıp, kabul gördüğü anlaşılıyor.
Bu hastalık eski ve bulaşıcıdır. Eski kölelerde de vardı. Amerikan Başkanı Lincoln, köleliği kaldırdığı zaman bazı siyahiler, “bundan böyle günlük hayatımızı kim düzenleyip, bizi idare edecek?” diye ağlaşmış, “bizi terk etmeyin” yalvarmasıyla efendilerinin ayağına kapanmışlardı.
Kürtlerin bir kesiminde kompleks ölümcüldür. Bunlar linç taarruzlarında, yerde can çekişirken bile “yaşasın Türk kardeşliği” diye sayıklamaktadırlar.
Beyaz adam hayranlığı, kişinin katiline aşık olmasının öteki halidir.
Beyaz adam hayranlığı...
Sisyasal ve sosyal hayata dair gündemin, saat başı şok gelişmelerle değiştiği TC gibi dünyaya yabancı bakan bir coğrafyada, tasalandığınızı yazmak mümküm değildir.