Doksanlı yıllar, Türkiye Kürdistanı’nda devlet şiddetinin doruğa ulaştığı; zorunlu göç, faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerin yaygınlaştığı bir kirli savaş dönemiydi. Doksanların konu edildiği sanatsal etkinliklerde ve tanıklık literatüründe dönemin kendine özgü karakterini ele veren çeşitli obje, imaj ve sembollerin sıklıkla kullanıldığını görürüz. Dönemin sembolik gösterenlerine dönüşen bu objeler, adeta Kürdistan’daki savaşın kolektif hafızasında birikenleri temsil etmektedir. Doksanları temsil eden ya da çağrıştıran bu objeler, imajlar ve semboller, Kürdistan’da yaşayan insanlara sürekli olarak baskıyı, şiddeti ve direniş tarihini anımsatıyor. Bu kirli savaşın Kürdistan’daki kolektif hafızasına tutunan önemli savaş objelerinden birisi olan Renault marka “Beyaz Toros” arabalar, sadece savaşın tanıklığını yapmış kişiler tarafından değil, bu savaşı konu edinen sinema, edebiyat, tiyatro ve güncel sanat gibi alanlarda da sıklıkla işlenerek doksanlar fenomenine dönüşmüştür. Devlete bağlı olarak harekete geçirilen JİTEM gibi kontrgerilla oluşumlarının yürüttüğü kirli savaş ile özdeşleşen Beyaz Toros, doksanlardaki devlet şiddetinin cisim bulduğu bir sembol olmuştur.


Kürdistan’da yangın yılları: 1990’lar

PKK’nin 1984’te devlete yönelik ilk silahlı eyleminden sonra Türk devletinin öngörüsü, örgütün birkaç “eşkıya ve çapulcudan” ibaret olduğu ve kısa bir sürede bastırılacağı yönündeydi. Ancak 90’ların başına gelindiğinde PKK sadece silahlı mücadele gücünü yükseltmekle kalmamış, ilçe ve şehir merkezlerinde de ciddi bir kitlesel taban oluşturmayı başarmıştı. Bununla birlikte, özellikle 1990-1993 yılları arasında, ölen gerillaların cenazelerinin sahiplenilmesiyle ortaya çıkan kitlesel yürüyüşler, çatışmalar, ölümler ve koruculuk baskısı gibi nedenler yüzünden yapılan kepenk/kontak kapatma eylemleri ve okul boykotları, gündelik hayatın bir parçası haline gelmişti. Bu tür sivil protesto eylemleri özellikle PKK tarafından Kürtlerin yeniden doğuşunun simgesi haline getirilen Newroz’larda, PKK’nin kuruluş ve silahlı mücadeleye başlama yıldönümlerinde, PKK saflarına katılan gerillaların ölümlerinin ardından, Kürdistan’da yaşanan geniş çaplı hak ihlalleri ve köylerde sivillere yönelik devlet baskısının protesto edilmesi gibi durumlarda gerçekleşiyordu. Bu eylemler bütünü doksanlı yılların başında Kürt kentlerinde serhildan‘lar (isyan) dalgasını başlattı. Devlet ise tarihsel aklından devşirdiği özel savaş konseptini yeniden harekete geçirerek bu serhildan‘ları bastırmaya koyuldu.


Özel savaş yöntemleri ve JİTEM 

Devlet, 1990’ların ortalarına kadar, koruculuk sistemi üzerinden toplumda bir ayrışma yaratmayı ve zorunlu göç aracılığıyla da Kürtlerin yaşadığı kırsal bölgeleri insansızlaştırıp PKK’ye yönelik lojistik desteği kesmeyi büyük oranda başardıysa da PKK’nin siyasal alandaki yükselişine engel olamadı. Bu yüzden koruculuk ve zorla yerinden etme hamlelerinin dışında başvurduğu bazı özel savaş yöntemleriyle de Kürt hareketine yönelik artan sempatiyi ve desteği kırmaya çalışmaktan da geri durmadı. Bu kapsamda ilk adım JİTEM’i harekete geçirmek oldu. 1983 yılında Jandarma İstihbarat Grup Komutanlığı adıyla kurulan yapının ismi 1987’de Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele (JİTEM) olarak değiştirildi. Devlet güçlerine yönelik PKK saldırılarının yoğunlaşması üzerine düzenli istihbarat toplamakta zorlanan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) yerine, daha çok eski PKK militanlarından oluşan itirafçıların sağladığı bilgilerle sivillere yönelik cinayetler gerçekleştiren JİTEM, bölgede büyük bir korku dalgası yarattı. Bu örgüt harekete geçirilerek Kürdistan coğrafyasında sivillere yönelik binlerce faili meçhul cinayet işlendi. Ordu bir yandan 1990’ların başındaki mevcut yapısıyla PKK ile mücadele edemeyeceğini fark edip özellikle soğuk savaş döneminde çokça uygulanmış “topyekûn savaş” stratejisinden vazgeçip “düşük yoğunluklu” alan hakimiyetine dayanan savaş stratejisine göre yeniden örgütlenirken (Jongerden, 2008), diğer yandan da özel savaş yöntemlerini harekete geçirerek radikal bir değişikliğe gitti. Bu kapsamda koruculuk ve zorla yerinden ettirme yöntemleri “düşük yoğunluklu” savaş stratejisi doğrultusunda uygulamaya sokulurken; faili meçhul cinayetler ve gözaltında zorla kaybettirme gibi faaliyetler de özel savaş yönteminin sonuçları olarak ortaya çıktı. (...)


Zorla kaybetme fenomeni olarak ‘Beyaz Toros’ 

JİTEM, Hizbullah, faili meçhul cinayetler, zorla kaybetmeler, kaçırma, tehdit, işkence ve ölümlerle özdeşleşen Beyaz Toroslar, doksanlar süresince Kürdistan coğrafyasını sosyal, ekonomik ve ekolojik sonuçları itibariyle darmadağın eden savaşın zorla kaybetme fenomenine dönüştü ve Kürt toplumunun kolektif hafızasında önemli bir yer edindi. Bugün bile bu araçlar fiziksel olarak bulunmasalar da, onlardan kalan izler bir hayalet gibi sürekli onları hatırlatıyor. 

Peki bir obje, etrafındaki insanları etkileyen bir enerji içerebilir mi? Antropolog Yael Navaro-Yashin bu soruya olumlu yanıt veriyor ve bu enerjiyi affective yani hissî, duygulanımsal olarak tanımlıyor. Yazara göre, her an özne ile nesne arasında bir etkileşim vardır (Aktaran Kerovpyan, 2013:51). Bu noktada devleti temsil eden ya da çağrıştıran Beyaz Toros gibi objeler, Kürdistan’da yaşayan insanlar üzerinde duygulanımsal bir enerji yaratıyor. Çünkü bu objeler oradakilere sürekli olarak şiddet tarihini anımsatıyor. Navaro-Yashin’e göre hayalet, geçmişe dair maddi varlıklardan herhangi bir şeydir ve bu objelerin içinde veya arasındadır. Hayalet bir şeyin temsili değil tam aksine o şeyin kendisidir (Aktaran Kerovpyan, 2013: 53). Yani Beyaz Toros bir noktadan sonra artık devlet şiddetini temsil etmez, devlet şiddetinin kendisi olur. Bir obje olarak gündelik hayatın içindeki varlığı orada yaşayanların üzerinde bir güç/etki yaratır. Örneğin çocukluğu doksanlı yıllarda Hakkari’de geçen Metin, şiddetin “sivil” bir araç üzerinden bütün hayatın üstüne kapanıyor olmasını, bir iktidar gözü olarak mahalle arasında dolanan ve dışarıdakilerin arabanın içindekileri görmesini engelleyen siyah camlarının ardından gündelik hayatı gözetleyen bir «panoptik göz” olarak Beyaz Toros’a dair bu duygulanımını şöyle anlatıyor:

“Mesela hatırlarım bir ara bu tarz bir Beyaz Toros gördük mahallede ve o zamana kadar sadece kurbanların dokunabildiği o arabaya yanaşıp tükürmüştük. Bunu yaparken bile büyük bir cesaret sergilediğimizi hissettik çünkü o vakte kadar bu arabaya ancak ölecek birisi yanaşabiliyordu, dokunabiliyordu. O arabayla hesaplaşmak artık başlı başına bir olaydı. İçinde kimin olduğu ya da onu kimin kullandığı önemli değildi. Önemli olan o arabaya tükürmek ya da o arabayı çizmekti.” (Metin A., kişisel görüşme, Şubat 2014)

(...)

Gazeteci Görsel Göksu’nun (2009) Cizre’den, eski bir lokanta sahibi olan Nimet Karaaslan ile yaptığı görüşmede de, Beyaz Toros’un bölge halkı üzerinde yarattığı terör ortaya çıkıyor:

“Her türlü insan vardı. Bir bakıyordun Toros taksi geliyordu, içinde beş altı tane keleş ya da bombalı, tabancalı insan. Sen kalkıp da ona diyemezsin ki ‘kimliğini çıkar, sen necisin burada, neyin nesisin’. Yani, bir insanı buldu mu alıp götürüp öldürüp atıyordu. Toros arabaları görür görmez kendimizi kaybettiriyorduk. Jandarma bir yıl içerisinde bu yolun üzerinde yirmiden fazla ceset buldu 1993 ile 1996 arası.”

Türkiye’deki Beyaz Toros pratiğine benzer bir fenomen de Sri Lanka ve Arjantin’de yaşanmıştır. Sri Lanka’da, Tamillere karşı 1970’li yıllardan beri devam eden ve özellikle 2006-2009 yılları arasında yeni bir dalga ile doruğa ulaşan zorla kaybetmelerde yaygın olarak kullanılan Beyaz Minibüsler (White Van) adeta birer kaybettirme sembolüne dönüştüler. Arjantin’de ise 1970’li yıllardaki kirli savaş döneminde on binlerce insanın zorla kaybedilmesinin sembolüne dönüşen Ford marka Şahin arabalar (Ford Falcon) adeta Türkiye’deki Beyaz Toros işlevini görmüştür. Örneğin Arjantinli psikolog ve oyun yazarı Eduardo “Tato” Pavlovsky, bu arabalar için şöyle yazar: “Ne zaman bir Falcon yanımızdan geçse ya da yavaşlasa, hepimiz biliyorduk ki bir kaçırma, kaybetme, işkence ya da cinayet olacak. Bu Falcon terörün sembolik ifadesiydi. Bir ölüm arabası!” (Karen, 2005)


Kürt kültürel alanında Beyaz Toros hafızası

Bir hakikat anlatısı olarak da edebiyat, toplumun kolektif belleğinde yer etmiş bazı temel olguları edebî formda yeniden üreterek, geçmiş zamanın ruhunu ölümsüzleştirir. Özellikle savaş dönemlerine odaklanan edebî metinler, o döneme dair toplumun kolektif hafızasında yer etmiş kişiler, olaylar, objeler ve hafıza mekanlarına tutunarak kurarlar anlatılarını. Bu kapsamda, doksanlar ile özdeşleşen bir korku ve ölüm göstereni olarak Beyaz Toros, Kürdistan’daki savaş gerçekliği üzerine yazılan Kürtçe ve Türkçe edebî metinlerin birçoğunda yaygın bir tema olarak işlenmiştir. Bu roman ve hikayelerin tamamında Beyaz Toros, doksanlardaki kirli savaş yöntemlerinin bir sembolü olarak resmedilir. JİTEM ve Hizbullah gibi paramiliter oluşumların esas aktörü olduğu, takip etme, korkutma, işkence, öldürme ve zorla kaybetme gibi eylemlerin konu edildiği bütün anlatılarda “beyaz araba”, “beyaz Renault”, “beyaz hayalet” ve “beyaz canavar” gibi sıfatlarla tariflenen Beyaz Toros önemli bir topos olarak belirmektedir.

(...)

Beyaz Toros sadece edebiyatta değil aynı zamanda doksanları konu edinen filmlerde de bir toposa dönüşmüştür. Kazım Öz’ün doksanlı yıllarda İstanbul’daki Kürt öğrenci hareketini ele alan Bahoz (Fırtına); Evrim Alataş ve Miraz Bezar’ın faili meçhul cinayetler, zorla yerinden etme, yoksulluk gibi temaları Diyarbakır ekseninde öne çıkardıkları Min Dît (Ben Gördüm), Sedat Yılmaz’ın doksanlarda JİTEM ve Hizbullah gibi kontrgerilla örgütlenmelerinin hedefi haline gelen Kürt özgür basın geleneğinin tüm saldırılara rağmen gösterdiği direnişi anlattığı Press, Özcan Alper’in yine doksanlarda yaşananları tanıklıklar üzerinden anlattığı Gelecek Uzun Sürer ve Erol Mintaş’ın Kilama Dayika Min (Annemin Şarkısı) filmlerinde, Beyaz Toros devletin kirli savaş yöntemlerini sembolize eden önemli bir enstrümandır. Min Dît filminde akrabalarının düğünü için oğlu ve kızı ile birlikte köye giden baba ve anneyi, gece Diyarbakır’a dönerken Beyaz Toros’la yollarını kesen sivil giyimli kontralar katleder. Film boyunca birçok sahnede adeta bu polislerce özdeşleşmiş Beyaz Toros çıkar karşımıza. (...)


Güncel sanatta Beyaz Toros

Mardin Kızıltepe’den Ali Bozan’ın, 2009 tarihinde İstanbul’daki ‘Yerolmayan’ başlıklı sergide sunduğu “Bu Bir Toros Değildir” isimli çalışması, güncel sanatın politik imkanlarını açığa çıkaran önemli bir örnektir. Çorak bir düzlükteki yolun kıyısında duran bir Beyaz Toros’un ön kısmında iki kişi oturmaktadır. Her şeyiyle normal bir Beyaz Toros olan arabada dikkat çeken şey ise uzunluğudur. Bozan, Radikal Gazetesi’ne verdiği röportajda, çalışması için şöyle diyor: 

“Toros’un sadece bir araba olmadığını, kaybedilme ya da gözaltına alınma anlamına gelen, bölgede alakalı-alakasız herkesin canını ve beynini incitmiş kanlı canlı bir Toros canavarını anlatıyorum. Abdülkadir Aygan, Neşe Düzel’le röportajında günde kaç kişiyi alıp infaz edebildikleri sorusuna, Toros’un fiziki yapısıyla ilgili serzenişte bulunuyordu. Çalışmam kontrgerillanın arzusuna bir meydan okumadır.” (Aktaran Bora, 2009)

Sanatçının röportajda dikkat çektiği, doksanlı yılların meşhur JİTEM elemanlarından birisi olan Abdülkadir Aygan, işledikleri cinayetlere dair ayrıntılı itiraflarda bulunuyordu. Gazeteci Neşe Düzel’in (2014) “Toplu cinayet olaylarına karıştınız mı?” sorusuna cevabı şöyledir:

“Bir kez üç kişinin birden öldürüldüğünü gördüm. Diğer cinayetler hep tek tek ya da iki ikiydi. Mesela birini yakalayıp JİTEM’e getirmişler, sorgusu yapılıyor. Ertesi gün başka birini daha alıp getiriyorlar. Bu durumda ikisi aynı anda öldürülebiliyor. Zaten üçten fazla infaza imkanlar da müsait değildi. Araç olarak elde bir Toros araba vardı. Arabaya, bagaja kaç kişiyi sığdıracaksın? Çünkü personel de binecek arabaya.”

Bozan, Aygan’ın “imkanlar müsait değildi” cümlesine atfen üç kapıya çıkardığı yeni haliyle Toros’u bir limuzine dönüştürmüştür. Zorla kaybetmenin yegane gösterenine dönüşen Beyaz Toros’un limuzin versiyonu kontrgerillanın Beyaz Toros’un fiziki yapısından dolayı aynı anda üçten fazla kurbanı alıkoyamamasına dair serzenişine ironik bir çözümdür. Sanatçı, limuzine dönüştürdüğü Beyaz Toros ile kontrgerilla elemanları için konforlu ve şenlikli bir öldürmenin imkanını “müjdelemektedir”. (...)


Son söz

Doksanlı yıllar, devlet şiddetinin doruğa ulaştığı; zorunlu göç, faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerin yaygınlaştığı bir kirli savaş dönemiydi. Bu kirli savaşın Kürdistan’daki kolektif hafızasına tutunan önemli savaş objelerinden birisi olan Beyaz Toros, sadece savaşın tanıklığını yapmış kişilerin değil, aynı zamanda bu savaşı konu edinen sinema, edebiyat, tiyatro ve güncel sanat gibi alanlarda da sıklıkla işlenerek adeta bir doksanlar fenomenine dönüştü. Devlete bağlı olarak harekete geçirilen JİTEM gibi kontrgerilla oluşumlarının yürüttüğü kirli savaş ile özdeşleşen Beyaz Toros, adeta doksanların devlet şiddetinin bedenleştiği bir sembol oldu. Hizbullah’ın sivilleri katlettiği Takarov marka tabancalar ve satırlar, öldürülen gerilla bedenlerinin bir “ibret” iması ile çarşı-sokak gezdirildiği belediyelerin çöp traktörleri, gelişigüzel taranan evlerin duvarlarındaki kurşun delikleri ve daha nice savaş tanığı obje, imaj ve sembol; hikayesinin dile getirilmesini, anlatılmasını bekliyor.


ADNAN ÇELİK**

* Paris, EHESS, Antropoloji Doktora Öğrencisi

** Yazı, Çelik’in 8-9-10 Ekim 2014’te Lorraine Üniversitesi tarafından düzenlenen “Vies d’objets souvenirs de guerre” isimli kolokyumda, “Les Beyaz Toros : Symbole de peur et de mort incarnant le phénoméne des disparitions forceéLes des années 1990 au Kurdistan de Turquie” başlığıyla sunduğu makaleden gazetemiz için derlenmiştir.