Güney Afrika’da polis, geçen hafta 34 madenciyi öldürdü. Madenciler grev yapıyordu. Ellerinde uzun sopaları ve palaları vardı. Güney Afrika işçi direnişlerinin sembole dönüşmüş araçlarıdır sopa ve palalar. Daha önce kaç işçi direnişinde, Afrika’nın büyüleyici müziği ile birlikte polisle çatışmalarını seyretmiştim. Kask ve kalkanlarda etkili bir vurmalı saz tadı veriyordu. Haber, polisin defalarca uyarılarına rağmen, işçilerin sopa ve palalarını bırakmadıklarını ve bu yüzden polislerin ateş açtıklarını yazıyor.
Dünyanın bütün polisleri, ortak bir incinme duygusu taşıyor sanıyorum. Bir şey dediler, yapılmadı mı, hemen incinip ateş etmeye başlıyorlar. İçli köfteler gibiler. Ayrıca işçilerin ellerindekilerini neden bırakmaları gerektiğini de anlamıyorum. Sağlam kask ve kalkanlar, bunlar için alınmıyor mu zaten? Nasıl panzerler üzerlerine taş atılmak için bizim vergilerimizle alınıyorsa kask ve kalkanlar da öyle değil mi? O kadar kask ve kalkan distribütörüne, biber gazı- organik satıcısına, lafları ağzımıza tıkamak isteyen içişleri bakanına biz ekmek vermiyor muyuz? Onların, kask ve kalkanların ve bilhassa biber gazlarının müşterisi yani velinimeti değil miyiz? Sokakların direnişçileri olmasa işsiz kalmazlar mı onlar?
Bu haberi yazan gazeteler de de bir işçi düşmanlığı vardı ki sormayın gitsin. Vatan gazetesi 38 işçinin öldürüldüğünü yazdığı bu haberi ‘Zam savaşı’ başlığı ile verdi. Sonra altta “480 Dolar olan maaşlarını 1000 Dolar zam isteyen grevciler” diye açıklıyordu başlığını. Al işte, az bile diyor insan. Yani bu kadar para istersen tabii ki vurur polis. Bir de ilginç olan, sanki o haberi yazan işçi değilmiş gibi. Sanırsınız Demirören yazmış haberi. -Yoksa ben mi paranoyağım bu haberden böyle bir sonuç çıkaran? -Eh bide ellerinde sopa ve palalar var. Tabi taranacaklar diye hissediyor insan. Eh bir de ne demiş atalarımız ‘Polise kalkan eller taranır.’
Dünyanın her yerinde bu durumda karşımıza hemen devlet başkanları çıkar. Genellikle üzgündürler ve sanki başka ülkenin devlet başkanıdırlar. Ellerinden, nedense hiçbir şey gelmez. Güney Afrika devlet başkanı Jacop Zuma da tarifsiz bir acı içerisinde olduğunu, şoka girdiğini söyledi ve bir hafta ulusal yas ilan etti. Bu yas sırasında bir de ev ödevi verdi; “Bu hafta boyunca hepimiz insan hayatının kutsallığı ve yaşama hakkı üzerine düşünmeliyiz.” Dedi.
Yerli malı haftası gibi. Ölüyorum şu geçmişte mücadeleden gelen devlet başkanlarına. Hemen sormalıydı devlet başkanına; eğer bu katliam Apartheid- ırk ayrımı rejimi sırasında olsaydı, o sırada sokaklarda direnişçilerden olan Zuma ne diyecekti? Irkçı sistemin faşist katliamı olarak anmayacak mıydı? Tetiği çekenler, çektirenler ya da göz yumanlar siyah olduğunda ne değişiyor? Bu işçilerin direnişine baştan beri karşı çıkan geçmişin direnişçi, bugünün hükümet yanlısı sendikası COSATU Direnen işçileri ‘terörist’ ilan ederken, beyaz rejimin de kendilerinin ‘terörist’ olduklarını nasıl unutuyor?
Beyazlar ve siyahlar arasında kağıt üzerinde ki güzel barış, eğer mevzu, mesela madenin sahibi Lonmin şirketi olduğunda, nasıl teferruata, bir katliama dönüşebiliyorsa, ırk ayrımının ortadan kalkmasının manası, sadece üzüntülerini bildiren bir siyah devlet başkanından, başka bir şey olmuyor. Ha bir de komisyon kuruldu sonuçlarının unutulması, pardon araştırılması için. (Halbuki gerçek bir demokratik bir ülkede olsaydı bu, bir dava açılır ve süren dava için gizlilik kararı çıkartılabilinirdi. Buna uymayanların lafları ağızlarına tıkanabilirdi ama neredeee o zencilerde, bu demokrasi.)
Güney Afrika’da 3 bin maden işçisi, ulus ötesi bir tekele karşı grevlerine devam ediyor. Daha önce de 10 kişinin öldüğü bu madende, bu sefer, 34 ölü, 78 yaralı, 250 tutuklu ve ülkenin başında yıllarca süren direnişten gelen bir devlet başkanı ve de ellerinde okunduğunda, güzel kelimelerin süslediği bir barış anlaşmaları var. Filmde değişmeyen temel şey ise madene inenler, direnenler, cezaevlerine girenler ve ölenler, yine siyah.
Beyazlar ve siyahlar