en çok düşman olduklarımız.”
Slavoj Zizek
Aynaya baktığında kılıf bulmadan, mazeret üretmeden, dürüstlüğünü ortaya koyabilenler kötülük üretenlere karşı direnmek gerektiğini de bilenlerdir.
Çatışmaların bitmesine, çözüm sürecine karşı duruyor ya da kabul ediyormuş gibi davranıp her türlü numarayı deneyip bahaneler uyduruyor kimi kesimler ve partiler. Parti tabanlarının önemli bir bölümü çözüm sürecini desteklediği halde hala ayak diriyorlar. Hele de kendine solum, sosyalistim diyen kimi kesimlerin bu konuda tavır alışları var ki değme ırkçıları ’sol’lamış durumdalar.
Çözümün bir parçası değillerse sorunun bir parçası olduğunun da farkındalar aslında. Kendi içlerinde bir çatışma yaşıyorlar. Psikolojideki adıyla tam bir “bilişsel çelişki” içindeler.
***
Devletlerin, siyasilerin, hatta siyasi partilerin bile bir psikolojisi vardır. Depresyona girebilir, kendine güvenebilir, paranoyak olabilir veya aşağılık kompleksine sahip olabilir. Bu gibi durumlar siyaset psikolojisi ya da sosyal psikolojinin konularıdır.
“Bilişsel Çelişki Kuramı”na göre, insanlar davranışlarını ve düşüncelerini önceki değerlerine göre belirlermiş. Bu değerler; inançlar, tutumlar ve gereksinimleri olabilir. Zamanla veya çevresel faktörlerle edindiğimiz tüm bu değerler kişiliğimize yön verir. İnsan, birçok değere sahip olabilir. Futbol takımı taraftarlığı, bir dine dahil olma, siyasi bir partiyi tutma gibi genel bir toplumsal konu da olabileceği gibi daha özel bir takım konular da olabilir.
Kişiler zaman içinde bu değerlerine tezat oluşturabilecek bir takım verilerle karşılaşabilirler. Bu veriler, kendi varsayımlarıyla çelişirse, bilişsel çatışma yani bilişsel çelişki oluşur. Bu ve buna benzer davranışlar, gerçeklere olan karşı duruşu tanımlar. Kişiler, kendi inançları için sonradan ortaya çıkan uyumsuzlukları kabul etmeme iradesini gösterebilirler. Eğer bir konuya tamamen inanıyorsak, onun yanlış olmasını istemeyiz. İşte tam bu nokta da gerçeklerle yüzleşmekten ya kaçarız, ya da ona karşı koyarız.
“Bilişsel Çelişki Kuramı”na göre, insanlar veya toplumlar inandıkları şeylere karşı gelen konulara saldırma eğilimindedir. Bunu yaparken farklı metotlar dener. Örneğin, karşı görüş hiç var olmamış gibi davranır. Yani onu duymamazlıktan gelir. Böylece uyumsuzlukla yüzleşmez ve bir nebze olsun kendini kandırmaya devam eder. Ancak bunu yaparken o kadar başarılıdır ki, bunun bir kandırma olduğunu fark etmez. Diğer bir yöntem ise ne olursa olsun değerlerini savunmasıdır. Bunun için saldırgan bir tavır alır, karşıt görüşü sadece çürütmek istemez onu yok etme arzusu da duyar. Çünkü bu ona göre kendisine yapılmış bir saldırıdır.
Bu kuramın kurucusu Leon Festinger’e göre, bireyler inançlarını korumak için, gelen karşı görüşleri sansür ederler. Sadece inandıkları değerleri seçerler ve onları korurlar. Eğer bu karşıt görüşler arasında seçme zorunluluğu varsa en iyisini değil, kendisiyle en uyumlusunu seçerler. Oysa değişimin gerçeklik kazanması için de paradigmanın değişmesi gerekecektir. Paradigma değiştirmek elbette kolay değildir. Çünkü değişiminin ima ettiği zihinsel sıçrama, daha önce sahip olunan kimi ezberleri bozma cesaretini gerektirir.
***
Genar Araştırma Şirketi’nin “çözüm süreci”ne ilişkin yaptığı son araştırmada kendini tanımladığı siyasi duruşuna göre, sürece verilen destek şu şekilde sıralanmış.: Muhafazakar: Yüzde 84. İslamcı: Yüzde 82. Demokrat: Yüzde 63. Sosyal demokrat: Yüzde 62. Milliyetçiler: Yüzde 57. Sosyalistler: Yüzde 53. Atatürkçü: Yüzde 52. Kemalist: Yüzde 50. Laik: Yüzde 49.
Hangi siyasi görüşe sahip olursa olsun sürece destek veren duyarlı insanları tenzih ederek söylüyorum ki; böyle bir tablo ibretlik bir tablodur ve “muhafazakar”lığın ne olup olmadığına dair toplum katında yanlış bir algı oluştuğunun da göstergesidir.
Belki başka bir yazıda bu kavramları irdelemek gerekecek.
Bilişsel çelişki
“Hikayelerini bilmediklerimizdir