Cizre’de AİHM’in tedbir kararına rağmen 5 gün boyunca sokak ortasında ambulans bekledikten sonra şehit düşen Hüseyin Paksoy’un annesi Zahide Paksoy, “Oğlum kalmakta kararlıydı ve son sözleri de ‘Evimi de güvercinlerimi de bırakmayacağım’ oldu. Dediğini yaptı, evini de güvercinlerini de bırakmadı” dedi.

Nur Mahallesi’ne 14 Ocak’ta yaralanan ve AİHM’in tedbir kararına rağmen 5 gün boyunca ambulans bekleyen 16 yaşındaki Hüseyin Paksoy da Cizre direnişinde ölümsüzleşenlerden oldu. Paksoy’u annesi Zahide ve babası Mehmet Paksoy anlattı.


Güvercinlerimi bırakmayacağım

Türk devlet saldırılarının başlamasının ardından 32 gün kentte kalarak direndiklerini anlatan anne Zahide Paksoy, saldırıların şiddetinin artması üzerine ilçeden çıkmak zorunda kaldıklarını anlattı. Oğlu Hüseyin’in çok sevdiği güvercinlerini ve kenti terk edemeyeceğini söyleyerek direnişi seçtiğini dile getiren Paksoy, “Oğlum kalmakta kararlıydı ve son sözleri de ‘Evimi de, güvercinlerimi de bırakmayacağım’ oldu. Dediğini de yaptı, evini de güvercinlerini de bırakmadı” dedi.


Elim yakalarında olacak

Oğlunun 5 gün boyunca yaralı halde ambulans beklediğini hatırlatan anne Paksoy, “Oğlum 5 gün boyunca yaralı bir şekilde sokakta kaldı. Daha çocuktu. Hüseyinim de gitti, evi de gitti, güvercinleri de gitti. Sonuna kadar elim katillerin yakasında olacak” diye konuştu.


Oğlumun cenazesini alabildim

Baba Mehmet Paksoy ise oğlunun devlet güçlerinin saldırıları sonucu yaralanması üzerinde Cizre’ye geri döndüklerini belirterek şunları söyledi: “Oğlumun yaralı halde olduğu yer Nusaybin Caddesi’ne (İpekyolu) 50 metre uzaklıktaydı. Cizre girişinde polisler ilçeye girmemi engelledi. Oğlumu kurtarmak için haykırışlarıma HDP Milletvekili Faysal Sarıyıldız kulak verdi. Sarıyıldız da haykırışlarını bütün dünyaya duyurdu, AİHM’e kadar gitti. Ama oğlum yaralı bir şekilde kurtarılmayı beklediği sokakta yaşamını yitirdi. Oğlumun cenazesini alabildim. 


Kimse bu günleri unutmasın

Kimse bu günleri unutulmamalı. 30 yıldır Cizre’deyiz, yine Cizre’ye döneceğiz. Ama unutmayacağız.” 



Cizre’ye sevdalı iki yürek


Yasemin Çıkmaz ile Fidan Dadak, 16 yaşında lise öğrencisi, iki yoldaş ve Cizre’ye sevdalı iki yürekti. Yasemin’in cansız bedeni vahşet bodrumunda çıkarken çok sevdiği Fidan’ının cenazesi ise henüz bulunamadı. 

Sözün ve yazının anlamını yitirdiği yer olan Cizre’de hangi kapıyı çalsanız bir dostluk, yoldaşlık ve katliam acısı çarpıyor yüzlere. Vahşet bodrumlarında toplu katliamlarla birlikte 300’e yakın insanın soykırım saldırılarıyla katledildiği kentte, her ev bir taziye yeri olmuş durumda. Cudi Mahallesi’nde küçük yaşlarına büyük bir dostluk sığdıran iki kız çocuğunun hikayesi karşılıyor. Yasemin Çıkmaz ve Fidan Dadak ikisi de 16 yaşındaydı, lise öğrencisiydi ve yaşadıkları mahallenin küçük yaşta büyük bir olgunlukla yaşamı anlamlandıran çocuklarıydı. Tanıyanlar, “Yasemin kitapları çok severdi, Fidan ise iyi bir sporcuydu ve madalyalı bir atletti” diyor. 

Yasemin ve Fidan’dan geriye Cizre’ye emanet ettikleri hayalleri ve birlikte objektiflere gülümsedikleri fotoğrafları kaldı. Evlerini, mahallerini, bir de Cizre’ye çocuk seven iki yoldaştan Yasemin’in cenazesi ailesi tarafından teşhis edilebildi, Fidan’ın akıbetini ise hala ailesi bilmiyor. 


Son görüşme: Beni merak etme 

Yasemin’in anlatan annesi Esmer Çıkmaz sözlerine, “O benim rehberimdi, yaşı küçüktü ama aklı büyüktü” diye başlıyor. Son olarak aradığında kızının “Beni merak etme arkadaşlarımla birlikteyim, onlarla birlikte dönerim” dediğini aktaran anne Esmer, defalarca kızının yanına gitmeye çalıştığını ancak engellendiğini dile getiriyor. 


Vahşileri anlamıyorum, anlamayacağım

“Küçük bir kızın üzerine benzin döküp yakan vahşileri anlamıyorum, anlamayacağım” diyen Esmer, şunları dile getiriyor: “Gözü yoktu, vücudu naylon gibi erimişti. Kızım kendi mahallesindeydi, bir insanın kendi mahallesinde öldüren katiller kime hizmet ediyor. Hangi hakla gelip yurdumuzda bizim çocuklarımız öldürüyorlar. Umarım onu o hale getirenlerin de başına aynı şeyler gelir, bizim yaşadığımızı yaşarlar. Orada katledilen yüzlerce çocuk, hepsi bizim çocuklarımız, hepsi için içim yanıyor. Biz biliyoruz ki Kürt olduğumuz için bunları başımıza getiriyorlar. Bize zulmü dayatanlar bilsinler ki tüm çocuklarımız bu yolda ve biz de onların arkasındayız.”


Başarılı bir sporcuydu 

Fidan Dadak, Cizre’de doğup büyümüş, 16 yaşında bir lise öğrencisiydi. 10 çocuklu bir ailenin çocuğu olan Fidan, okulunda da başarılı bir öğrenciydi. Arkadaşlarına ve ailesine düşkün olan Fidan, sporcu kişiliği ile de tanınırdı. Atletizm ile ilgilenen Fidan, kısa mesafe koşularda aldığı birinciliklerinin yanı sıra bağlaması ve güçlü hafızası ile bilinirdi. Öyle ki ablası Newroz kız kardeşini “Selam verdiği bir kişiyi unutmayan, kendisine söylenen her şeyi yıllar sonra bile hatırlayabilen biri” olarak tanımlıyor.

Fidan’ın Yasemin’nden sonra en iyi arkadaşı ise ablası Newroz Dadak. Fidan’ın anlatan Newroz, “Her şeyimizi paylaşırdık. Şimdi aniden elimizden uçup gitti” diyor.

Anne Ayşe Dadak ise kızının isminin vahşet bodrumunda geçtiğini ancak akibetini bilmediklerini söylüyor. Ayşe, “Yasemin adında bir arkadaşı vardı, onu çok severdi. Onun cenazesi teşhis edildi ve defnedildi. Sürekli birbirlerine takılırlardı. Birbirlerini çok severlerdi. Mahallede de fırsat buldukça birlikte takılıyorlardı ve zaman geçiriyorlardı. Son olarak da birlikte yasakta mahallede kaldılar. Orada da birbirlerinden ayrılmadılar” diye konuşuyor.


Kızım bu bebekte yaşayacak

Anne Ayşe son olarak Fidan’ın ağabeyinin yeni doğan çocuğuna Aryen Fidan ismini verdiklerini belirtiyor ve “Kızım bu bebekte yaşayacak” diyor. 



İki kardeş, yoldaş, direnişçi…


“Bize bir şey olursa siz de kızım Nuda da bu yolda mücadele edin” diyen Adil Küçük, ağabeyi Agit Küçük ile birlikte Cizre’de Türk saldırılarına karşı mahallelerini koruyan iki direnişçiydi. Birlikte işkence altında geçen çocukluklarının yanı sıra aynı dönem aynı cezaevinde kalan Adil ve Agit kardeşler, kardeş olmanın ötesinde iki yoldaştılar. Adil ve Agit kardeşlerin annesi Nafiye Küçük, çocuklarını “Zalimlere boyun eğmediler. Sokaklarını, mahallelerini korudular; şehri ve halkı korudular. Bu yolda da birlikte sonsuzluğa kavuştular” sözleri ile anlattı.

Cizre halkının destansı direnişi sırasında yakılarak katledilen Adil (25) ve Agit Küçük (27) kardeşler, devletin Kürdistan halkı üzerinde yıllardan bu yana uyguladığı soykırım politikası karşısında direnişi seçenlerden. Agit Küçük, 90’lı yıllarda devletin katliam politikaları sırasında Deştalela köyünün bombalanmasından 2 yıl önce dünyaya gelmişti. Devlet zulmünün son bulmadığı Kürdistan coğrafyasında gözlerini açan Agit, 2 yaşına geldiğinde köylerinin bombalanması nedeniyle ailesi ile birlikte Cizre’ye göç etti. Cizre’ye göç etmelerinden kısa süre sonra kardeşi Adil dünyaya gelen Agit, kardeşi ile birlikte büyüdü. Birlikte başladıkları yaşam mücadelesinde Adil ve Agit kardeşler, henüz ilkokuldayken devletin saldırılarından nasibini aldı. Devlet güçlerinin küçük yaşlarda gözaltına alarak zulüm etmeye başladığı Adil ve Agit, işkence tezgahlarından da geçirildi.


İkisi de cezaevine atıldı

Yolları Adil’in siyasi soykırım operasyonları sırasında 2007 yılında cezaevine girmesiyle ayrılan Küçük kardeşler, kısa bir süre sonra ağabey Agit’in de benzer operasyonlar kapsamında tutuklanmasıyla Mardin M Tipi Cezaevi’nde tekrar birleşir. Agit’in cezaevine girmesi ile birlikte iki kardeş kısa bir süre birlikte kaldıktan sonra Adil tahliye edilirken, Agit ise 6 yıl sonra cezaevinden çıktı. 

Cezaevinden çıkan Agit, zorunlu askere götürüldü. Bu sırada Adil evlenmiştir. 2 yaşında Nuda isminde bir kız çocuğu olan Adil, sıkıyönetim başladığında ise ağabeyi Agit ile birlikte Cizre direnişindeki yerini alır, ailesi de Cizre’yi terk etmeyerek direnişe destek olur. 


İşkence altında büyüyünce

Çocuklarının küçük yaşlarda devletin baskı ve zulmüne maruz kaldığını belirten anneleri Nafiye Küçük, “İşkence altında büyüdüler. Elbette ki işkence altında büyüyen o çocuklar bir gün gelir büyür ve size karşı direnir. Çocuklarımızı bu mücadeleye onların zulmü sevk etti” şeklinde konuştu. Oğlu Agit’in de askerden çürük raporu verilerek gönderildiğini aktaran anne Küçük, oğlu Adil’in ağabeyine berber dükkanı açtığını söyledi. hatırlattı.


Zalimlere boyun eğmediler

“Oğlum Agit de kardeşi Adil gibi cesur, mert ve herkese iyi davranan bir gençti” diyen anne Küçük, şöyle devam etti: “Kardeşlerini çok severdi onlara hiçbir zaman kızmaz ve onlardan ayrılmazdı. Zaten sonu da öyle oldu. Kardeşi Adil ülkesine, halkına ve mücadelesine bağlı bir gençti. Yasak başlayınca şehrini terk etmek istememişti ve bunun üzerine ağabeyi Agit de ‘madem benim kardeşim evli ve çocuk sahibi olmasına rağmen burada kalıyor ben de kardeşimin yanında kalacağım. Ne olursa birlikte olalım’ demişti ve kardeşinin yanında şehrinde kaldı. Zalimlere boyun eğmediler. Sokaklarını korudular, mahallelerini korudular, şehrini ve halkını korudular. Bu yolda da birlikte sonsuzluğa kavuştular. Çocuklarım toprağı için canlarını feda ettiler. Adil ve Agit şehit düştü, onların izinde gidecek binlerce Adil ve Agit olacaktır. Biz Kürt’üz ve Kürtlüğümüzden vazgeçemeyiz. Kahramandılar, ne desem az, çocuklarımı atlatmaya sözcükler, kelimeler yetmez.”


Adil’imin gözleri çıkarmışlardı

Çocuklarının yanmış cenazelerinin bile teslim edilmediğini belirten anne Küçük, “Cenazelerine bile işkence yapmışlardı. Çocuklarımı mermilerle öldürmemişler, ilaç atmışlar sonra gidip parçalamışlar. Yiğit ve yakışıklı evlatlarımı parçalamışlar. Adil’imin kendisini ve arkadaşlarını koruduğu gözlerini çıkarmışlardı” dedi.


Bize bir şey olursa… 

Direnişçi kardeşlerin hikayesini Adil’in eşi Jiyan Küçük de anlattı. Jiyan Küçük, eşinin evden çıkarken, annesine “Kızım ve eşim size emanet. Bana bir şey olursa siz de kızım Nuda da bizim yolumuzda yürüsün. Bu yoldan ayrılmasın” dediğini aktarırken, şunları kaydetti: “Bunu duyunca ben de aşağıya gittim ve eşimi gördüm. Mahallesini koruyacağını söyledi. Agit de yanındaydı. Birlikte mahalleyi koruyacaklarını söylediler. Biz de ailece kalmaya karar verdik. Eşim Adil bana ve kızına olduğu kadar Kürdistan’a aşık biriydi. Kaldığımız eve o kadar çok top atışı yapılıyordu ki, öleceğiz diye bekliyorduk. Ama onları günde bir dakika da olsa görmek bize yetiyordu.”


Onlar sözlerine bağlı kaldı

“Adil’im ve kayınbiraderim Agit sözüne sadık kaldı ve bağlı olduğu yoldan ayrılmadı“ diye sözlerine devam eden Jiyan Küçük, kendisinin de eşinin mücadelesine sonuna kadar bağlı kalacağını söyledi. Küçük, “Biz bitmeyeceğiz, tank ve toplarla bitiremezler. Eşimin yolunda kızımla birlikte onurlu mücadelesine devam edeceğiz. Bodrumda olduklarını biliyorduk, bodruma doğru eşimi ve eltimi almaya gittik. Aramızda metreler kala önümüzü kestiler ve bizi gözaltına aldılar. Emniyette bize her türlü küfür ve hakareti ettiler. Bize karşı ahlaksızca davrandılar…” diye konuştu. 



Yitirilmişliği arayan maratoncu


 "Düşün ki tarih yok oluyor. İşte dörtayaklı minare, kurşunlu cami ve mezarlıklar. Ölüme bile hükmedeceğine inanmış olacak ki bu zillet, ölümlerime bile mekânsızlığı dayatıyor büyük bir aldanışla… Toplumsal benliğime, tarihime mayınlar döşüyor. 

Okuduğu Hukuk Fakültesini bırakıp direniş barikatlarında en ön safta yer alarak ölümsüzleşen 24 yaşındaki Cesim Kaya'yı (Harun Welat) arkadaşları, “Yitirilmiş insanlığı arayan bir maratoncuydu” sözleriyle tanımlandı. 
Sur direnişinde 16 Şubat günü ölümsüzleşen 24 yaşındaki Cesim Kaya da (Harun Welat), tıpkı direnişte canını ortaya koymaktan geri durmayan diğer Kürt gençleri gibi Kürt özgürlük mücadelesinin gençlik sembollerinden biri oldu. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi olan Kars/Kağızman nüfusuna kayıtlı Kaya, 2. sınıftayken Kürt özgürlük mücadelesi ile tanıştı. Mücadeleyle kopmaz bir bağ geliştiren Kaya, kısa zamanda Türkiye ve Kürdistan’da gençlik alanında birçok çalışmaya katıldı. Kürdistan'da devletin kuşatması başladığında ise YPS’ye katıldı. 

İyi bir hakikat anlatıcısıydı
Kaya’nın İstanbul’dan Amed'e uzanan mücadele sürecinde Amed halkı tarafından sevilen bir yapısının olduğunu belirten mücadele arkadaşı Osman Menekşe, “İnsanlar onun duruşundan bile etkileniyordu. Dayatma mantığıyla değil, hakikati, gerçekliği anlatma üzerine çalışan bir arkadaştı. Cesim arkadaş aslında bize veya bütün halka hakikati anlatıyordu. Hakikatin aslında PKK’nin şahsında ortaya çıktığını anlatıyordu” dedi. 

Elçi cinayetiyle gitti
Kaya’nın sistemin köleleştirme politikalarına karşı çıktığı için üniversiteyi bıraktığını söyleyen Menekşe, “Tahir Elçi’nin katledilmesinden ardından bunu gözardı edemeyeceğini anladığından dolayı, tamamen her şeyini bir tarafa bırakıp YPS saflarına yani Cesim’in deyimiyle barikatların ardındaki özgür vatana gitti” dedi. 
“Sarsılmaz iradeli ve umut tohumu eken gülüşlü insan” sözleriyle Kaya’yı tarif eden üniversite arkadaşı Berzan Güneş de “Sistem içinde, sistemin çocuğu olmaktansa, sistemin vaat ettiği parlak yaşantılara, güzel istikbal anlayışlarına kanmadan, sistem yaşantısını en yoz yaşantı olarak niteleyip sistem reddini seçti” diye konuştu. “Cesim savaşın haritasına dönmüş bir coğrafyanın kalbinden, bir halkın yüz yüze kaldığı soykırım, tarih kırım ve adaletsizliğe çığlık olmak için Mezopotamya’nın kan ağlayan topraklarına yolculuk etti” diyen Güneş, Kaya’yı “Yitirilmiş insanlığı arayan bir maratoncuydu” şeklinde tanımladı. 

Koşuşturması amaçsız değildi
Güneş, “Koşuşturması amaçsız değildi asla, o her zaman toplumdan koparılmış, toplum kırıma uğratılmış, özü ve gerçeği arıyordu. Bu aramasını yine kaybedilen yerde yapıyordu, Mezopotamya'da, Kürdistan'ın kalbinde... Ölüme, yaşama ve toplumsal benliğe, yani tarihe mayınlar döşenmiş bir sahada” dedi.

Umut sahici bir geleceğin adıydı
“Yeryüzü aşkın, gökyüzü umudun yüzü oluyordu. Umut sahici bir geleceğin adı olup kolyeleşiyordu artık Cesim hevalin boynunda” diyerek konuşmasına devam eden Güneş, son olarak şunları söyledi: “Düşün ki tarih yok oluyor. İşte dörtayaklı minare, kurşunlu cami ve mezarlıklar. Ölüme bile hükmedeceğine inanmış olacak ki bu zillet, ölümlerime bile mekânsızlığı dayatıyor büyük bir aldanışla… Ölüme, yaşama ve toplumsal benliğime, yani tarihime mayınlar döşüyor. Yitirilmiş, kaybedilmiş, çalınmış gerçekliğin arayıcılığını yapanları da, Moğol pratiğinde bile olmayan yöntem ve taktiklerle, modern kiralık katillerine katlettiriyor. Sonra da gel kardeş olalım deniliyor. Kardeş olmak… Tıpkı bir yalan gibi.” 


'Teslim olun' diyen amcasının yüzüne telefonu kapattı

Genç yaşında katıldığı Cizre direnişinde katledilen Emel Ayhan, Cizre’ye kendisini ikna etmek için giden annesine, “Anne ben arkadaşlarımı bırakamam onlara ihanet edemem” diyerek ayrılmadı. En son telefonla görüştüğü amcasının "Kızım teslim olun" dayatmalarına karşı "Biz teslim olmayız" diyen Ayhan, seçtiği direnişte ölümsüzleşti.
9 kişilik bir ailenin 3. çocuğu olarak Mersin'de dünyaya gelen Ayhan, henüz 7 yaşındayken babasını tren kazasında kaybetti. 2012'de ise ablası Büşra Ayhan'ın PKK'ye katılmasından etkilenen Ayhan, Kürt mücadelesine daha fazla ilgi duymaya başladı. 2015 yılına kadar Kürt mücadelesi içinde aktif bir şekilde rol alan Ayhan, Türk işgal güçlerinin öz yönetim alanlarına saldırmasına dayanamayarak Cizre'ye gidip direniş saflarında yerini aldı. 

Zulme karşı çıkması gerekiyor
Ayhan'ın büyüdükçe Kürt mücadelesi ile tanıştığını ifade eden anne Melike Dağhan, “Ne Emel’im ne de Büşra’m beni dinledi” diye anlatıyor. Nerde bir eylem ve etkinlik olsa Ayhan'ın orada olduğunu belirten Dağhan, “7 Haziran seçimleri ardından ‘kızım bak seçimi kazandık artık evde otur, kendine dikkat et’ diyordum ama beni dinlemiyordu yine mücadelesinde ısrar ediyordu” dedi. Kürdistan'da devletin başlattığı savaşın ardından kızının evden ayrıldığını ve kendisinden haber alamadıklarını aktaran Dağhan, “1 Kasım seçimlerinde akrabamız olan bir kadın bana Emel’den selam getirdi. Cizre’de olduğunu öğrendim. Ertesi Pazar Cizre’ye giderek onu gördüm” dedi. Kızını eve getirmek için ikna etmeye çalıştığını kaydadan Dağhan, kızı Ayhan'ın kendisine “Anne ben arkadaşlarımı bırakamam onlara hainlik edemem. Ben gelmiyorum. Herkesin ayağa kalkması bu zulme karşı çıkması gerekiyor” dediğini aktardı.
Mersin'e döndükten sonra kızıyla telefonda görüştüğünü ifade eden Dağhan, Cizre’deki son sokağa çıkma yasağıyla birlikte kızıyla bir ay görüşmediğini belirtti. Yasağın üzerinden bir ay geçtikten sonra kendisini bir kadının arayarak kızının hasta olduğunu söylediğini aktaran Dağhan, “Meğer iki arkadaşı yanında yaşamını yitirince onlara üzülmüş o yüzden hastalanmış" dedi. Kızıyla 8 Şubat’ta görüştüğünü dile getiren Dağhan, “Emel bizi arayarak benden ve nenesinden helallik istedi. Telefonda bana ‘Anne etrafımızı sardılar bu sefer kurtulamayız, hakkınızı helal edin’ dedi ve telefonu kapattı” şeklinde konuştu. 

Son söz: Ayağa kalkın
Kızının kurtulması için dualar ettiğini anlatan Dağhan, kızının 10 Şubat tarihinde yeniden aradığını belirterek, kendisine “Anne biz üçüncü bodrum katının üst katındayız. Arkadaşlarımızı benzin dökerek yaktılar. Bir şey yapamadık. İkinci katta mahsur kalmış durumdayız. Herkes ayağa kalksın" dediğini anlattı. “Oturduğum yerde kala kaldım” diyen anne, aradan bir saat geçtikten sonra kızı Ayhan'ın da katledilenler arasında isminin geçtiğini gördüğünü belirtti. 

Halkım özgürleştiği zaman
Ayhan'ın tek isteğinin PKK'ye katılmak olduğunu belirten kardeş Bahar Ayhan, "Kürt özgürlük mücadelesine aşıktı. Duygularını sadece yazarak ifade ederdi, kimseyle paylaşmazdı" dedi. Ayhan ile yaptığı telefon görüşmelerinin birinde kendisine eve gelmesini teklif ettiğini ifade eden kardeş Ayhan, "O da gülerek ‘beni merak etme Bahar. Ben bu yolu seçtim ve bu yolda yürüyeceğim. Kürdistan ne zaman özgürleşti, Kürt halkı özgürlüğüne ve kimliğine kavuştu o zaman döneceğim’ dedi” bilgisini paylaştı. 
Emel’in 10 Şubat’ta amcası Abdullah Ayhan’la da telefonda görüştüğünü anlatan abla Ayhan, “Amcam ona 'kızım teslim olun’ dedi ama o amcama ‘biz teslim olmayız' diyerek telefonu kapattı. Bir daha da sesini duymadık” diye belirtti. 


 DİHA/ŞIRNAK