Ölüm oruçları ya da açlık grevleri geleneği Kürt Ulusal Hareketi’nin tarihinde önemli bir yere sahiptir. Aslında kendi içinde çelişkili gibi görünse de, ölüm orucu ya da açlık grevleri eylemi, yaşamda ısrarın bir başka biçimi, bir var oluş inadı, bir kimlik bildirimi, statükolara karşı mücadelenin öneminin "yaşam” gibi bir canlının en değerli varlığıyla altının çizilmesi, yaşamın ölümle bedellendirilerek gösterildiği bir ezber bozma halidir. "İnsan, en büyük değerdir” inanışının, esaret altında dillendirilişi, direniş kararlılığının yaşama dönüştürülüşü tarzlarından biridir. Doğrudan insanlığın vicdanına seslenen bir vicdan hareketidir ölüm oruçları ya da açlık grevleri.
Bugün de Türk sömürgeciliğinin toplama kamplarındaki tutsaklar sürdürdükleri açlık grevlerini tanımlarken, 14 Temmuz 1982 ölüm orucu direnişini hatırlatarak "Mazlumların, Kemallerin, Ferhatların kararlılığı ve inancındayız" diyorlar ki işte Kürt Özgürlük Hareketi’nin yenilmezliğinin sırrı da, böylesine gelenekleştirilmiş bir direniş ruhu değil midir zaten?
Ölüm oruçları ya da açlık grevlerini politik yöntem olarak doğru bulmayanlarımız olabilir. Ama içinde yaşayanın üstlenmiş olduğu tarihsel sorumluluk duygusunu anlamaya çalışmadan bu yargıya ulaşmak, en azından empatik bir düşünce olamaz. "Gelinen aşamada bedenimizi ölüme yatırmak, halkımıza olan sorumluluklarımızın gereğidir” diyor bir direnişçi. Bu durumda, "bu eylemler durmalıdır” diyebilmek için, "istemlerini benimseyip benimsememekten” daha önemlisi, vicdan sahipleri olarak en azından bu eylemlerin istemlerini dışarıya taşımaktır.
Bir vicdan hareketi, vicdani duyguların istismarına yönelik, salt ‘almaya’ yönelik, politik amaçların dar kalıpları içinde, kendini besleyen yaşam ırmaklarıyla ilişkisini keserek özünden koparılmış, kurutulmuş bir eylem tarzı değildir. Eğer bir gelenekten, bir toplumsal-politik ahlaktan söz ediyorsak, bunun vicdanın bütününü, değerlerin her hücresini kapsaması gerekir.
Direnişin gereği olarak öldürmek zorunda kalanlar, hatta düşman bellediklerinin ölümüne de ağlamayı öğrendiklerinde, bütün insanlığı kucaklayan bir vicdani kimliğe ulaşmışlar demektir. Aklıma hep "döşedikleri mayını patlatmak için sömürgecilerin silahlı güçlerini bekleyen” gerillanın, konvoyun gecikmesi üzerine söylediği o sözler gelir: "Neden geciktiler? Allah esirgesin, başlarına bir şey gelmiş olmasın?”
Evet, Fırat’ın Batısının düşünce yapısında çoğumuz, avını kaçırmak istemeyen bir avcının düşüncesi olarak yorumladık bu sözleri. Ya da en ‘özgürlükçü’ bakanlarımız, bir şaka olarak algılayıp gülüp geçtik üzerinden. Çünkü ‘düşman’ için her şeyi mubah gören öylesine bir kimlikle biçimlendirilmişiz ki, ‘sömürgeci silahlı gücü’ ve ‘sadece sömürgeci silahlı gücü’ hedef almakta olan bir direnişçinin, "düşmanı bile olsa, herhangi bir yolda ‘nedensiz’ ölümünden kaygı duyan” ruh halini, vicdani yapılanmasını görmekten uzağız.
Başbakan, "ben teröristin kaybına ağlamam” demişti ya. Ağlamaz tabi, neden ağlasın. "Analar ağlamasın” sözü onun ağzında politik amaçla kullanılmak üzere lağım kuyularından çıkarılarak alınmış iğrenç bir yalandır çünkü. Bu sözü ederken ürktüğünü, korktuğunu, hatta kendi ağzındaki bu iğrenç kokudan kendisinin bile rahatsız olduğunu görmemek mümkün mü? O, "analar ağlamasın” derken sadece kendi anasını dile getirmektedir. Barışın önünü tıkayan ve Tayyip’i artık bir savaş suçlusu konumuna taşıyan vicdan işte böyle kirli bir kimliğe uyumlu, kirli değerlerle donatılmış, kirli bir vicdandır.
***
Gazeteler yazmıyor, ama biliyorlar. Alın Yeni Özgür Politika’dan aktarayım: "Cezaevlerindeki PKK ve PAJK'lı tutsakların açlık grevi 38'inci gününe girerken, kritik eşiğe girildiği uyarısında bulunan TTB'nin, tutsakların durumunu incelemek için Adalet Bakanlığı'na yaptığı başvuruya aradan geçen 13 güne rağmen yanıt verilmedi. Tutsaklara B1 vitamini verilmemesine sert tepki gösteren İHD'nin randevu talebine de yanıt yok.”
Uzun zamandır bu toplumun büyük çoğunluğunun vicdanını kaybetmiş, değerleri kirletilmiş bir toplum olduğunu düşündüğüm için oradan pek bir beklentim yok. Ama gelinen noktada çoğu zaman varlıklarından şüpheye düştüğüm sol örgütlerin çoğu için de aynı şeyi düşünüyorum ne yazık ki. Bunca insanın ölüme adım adım gidişini izlerken "kitlesel basın açıklaması” oyalanmasından kurtularak başka şeyler yapabilme olanağı yok mudur? TTB Genel Sekreteri, "Açlık grevcilerinin bir kısmının geri dönüşü mümkün olmayan nörolojik sekellerin önüne geçmek için alınması gereken vitamin preparatlarını almadıkları bilgisine sahibiz. Açlık grevleri bugün itibari ile kişilerin yaşamını tehdit eder ve kalıcı hasarlar oluşturabilir bir noktaya gelmektedir” diye açıklama yapınca solumuz, demokratlarımız, aydınlarımız, liberallerimiz, hümanistlerimiz rahatlayıp o kirli slogan "yetmez ama evet”le yetinmeyi mi yeğliyorlar? Bu sorun sadece TTB’nin mesleki sorumluluğu ya da İHD, MAZLUMDER gibi hümaniter kuruluşların çalışma alanlarıyla sınırlı bir konu mudur ki direniş tutsaklarının sorunları sadece bu kurumlar tarafından dert ediliyor?
"Duymazlıktan veya görmezlikten gelmek Türkiye açısından bir çözümü getirmez. Cezaevlerinden ölüm haberlerini gelmesi bizleri artık dönüşü olmayan bir safhaya doğru götürür" diyen MAZLUMDER haklıdır. Öcalan'ın sağlık, güvenlik ve özgür hareket etme koşullarının bir an önce yaratılması, hem geliyorum diyen yakın felaketi önleyebilecek bir çözüm, hem de barışa giden yolda atılacak ilk adım olabilir.
Bir adı da özgürlüktür ölümün