2013 Ocak ayından bu yana dillendirilen ve Newroz’dan bu yana estirilen bir barış havası var… "Barış havası” diyorum çünkü henüz bir barış, barışma, barıştırma olmuş değil, şimdilik hafif bir meltem esintisi olarak yüzümüze çarpıp duruyor…

Tamam, sürecin çok uzun ve zorlu olduğunu, olacağını ben de biliyorum, barış da bir eylem süreci ve birçok kesim bu eyleme girmiş gibi gözüküyor. Şüphesiz bu barış eyleminde bir şekillenme olacak, roller oluşacak, beraberinde tökezleyenler, sendeleyenler de olacak ama elbet umudum ve çabam onurlu bir barışın kazanmasından yana…
Herkes için soruları bol olan ve henüz cevap şıkları pek oluşmayan bir süreç. Özellikle bir zamanlar savaşı meşrulaştıranların bugün ağızlarından "barış” sözcüğünün çıkması bile enteresan geliyor insana… Zamanında medyada savaş çığırtkanlığı yapan köşe yazarları bugün barıştan bahsediyor, zamanında Kürtlere karşı ölüm fermanlarının yazılmasına sebep olanlar bugün Akil İnsanlar komisyonunda yer alıyor, hatta düne kadar savaşa milyarlarca dolar akıtanlar bile bugün barıştan dem vuruyor… Benim bunların hiçbirine itirazım yok tabi gerçekten samimilerse…
Endişelerim yok mu? Elbet var… Bütün bu barış haberlerinin ve barış söylemlerinin iktidarın yönlendirmesiyle yapıldığını görmemek mümkün değil. Üstelik Kürtleri düşünerek de yaptıklarını sanmıyorum, iktidarın algıladığı ve istediği bir barış savunuculuğu da ortada. Hepimiz de biliyoruz ki, bağımsız bir medya yok, neredeyse hepsi büyük sermaye patronlarının elinde.
Medya ve hükümet PKK gerillalarının sınır dışına çekilmesiyle barış olacağını ve tüm sorunların biteceğini yansıtmaya çalışıyor, elbet bu iktidarın da yaklaşımı. Kimsenin Kürtlerin yıllardır verdiği hak mücadelesini görmek istemediği gibi, buna ilişkin adımlarda atılmış değil.
Kürt halkının barış sürecine ilişkin isteği ve motivasyonu var. Savaşı gören halklar barışı ister. Fakat Kürtlerin dışındaki halklarında çok da "barış olsun, sorunların tamamını çözelim, hep beraber eşit vatandaşlar olarak yaşayalım” gibi bir talebi yok. Çünkü Türkiye’deki halkların devlet üzerinde bir denetim geliştirme kültürü yok. Adı üstünde devlet baba… Devlet düşünür, yapar ve halklarda ona biat eder, her şeyden önce bu ezberin bozulması gerek…
Barışın ilk adımı olarak halkların söz sahibi olması gerek. Bu topraklarda yaşayan bütün halkların temsil edildiği bir anayasanın yapılması gerek. Gerçeklerle yüzleşmek, acıları iyileştirmek gerek… Hepimiz yaralıyız, hepimizin acıları henüz çok taze… Ya savaşın içinde olduk ya da tanıklık ettik. O yüzden çok ciddi bir biçimde yaşananları görerek, kabul ederek ve onunla mücadele ederek başa çıkabiliriz.
Türkiye’de yaşayan bütün halkların yaşanan bütün tarihsel süreçleri, gerçekleri ile öğrenmesine ihtiyaç var. Örneğin 1915 Ermeni Soykırımı ve Dersim kıyımı devlet arşivlerinden çıkarılmadan ve o insanlardan özür dilenmeden yine yakın zamanda yaşanan Roboskî katliamının failleri ortaya çıkarılmadan, yargılamadan ve son otuz yıldır Kürtlere yapılan zulüm, kıyım ile hesaplaşılmadan ve daha da başka yaşanmışlıklarla yüzleşmeden toplumsal bir barışa gitmek hiç mümkün değil…
Şüphesiz yolumuz çok uzun, barış için ciddi bedeller ödeyeceğimiz de kesin. Yalnız bu onurlu ve asil yürüyüşte bazı magazinsel durumlar da söz konusu, bir popülerleşme hali de görünmüyor değil… Özellikle Kürtlerin ve bu süreci destekleyen tüm kesimlerin bu popüler ve merkeziyetçi yaklaşımların içine girmemeye özen göstermesi gerek. Eğer gerçekten barışı toplumsallaştırma gibi bir derdimiz varsa ki olmalı buna dikkat etmemiz gerekiyor. Hepimizin üzerine daha çok görev düşüyor, kaçarak ya da her kim olursa olsun birilerinin tekeline bırakılarak bu sorun çözülmez… Barış bu saatten sonra olmazsa olmazımızdır…