İngiltere Gündemi
Suriye’de kimyasal silah kullanıldığı yönündeki iddialar bu hafta İngiltere basınında geniş yer aldı. Kimyasal saldırıya maruz kalan sivillerin resim ve video görüntülerinin de yer aldığı haberlerde saldırının Suriye rejimi tarafından yapıldığına dair çok kuvvetli şüpheler olduğunun altı çizildi. Bu haberlerin başlamasıyla birlikte İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague’de hiç vakit kaybetmeden kameralar önüne geçerek saldırının gerçek olduğuna dair fazla şüphelerinin olmadığını ve hatta Esad hükümetinin saldırının arkasında olduğuna inandıklarını belirtti. Hague, Birleşmiş Milletler’den kimyasal silah uzmanların vakit kaybetmeden olay yerine giderek inceleme yapmasının elzem olduğunu ve uluslararası toplumun sessiz kalmaması gerektiğini ifade etti. Kamuoyundaki Esad karşıtı imajı daha da pekiştiren bu haberlerde yine de henüz Kaddafi’nin devrilme dönemindeki kadar sert bir tonajın olmadığı fakat bu yönde bir eğilimin de ibareleri olduğu gözlemleniyor.
Suriye’nin gündemde üst sıralara çıkmasına paralel olarak Rojava’daki Kürtlerin durumu ve El-Kaide bağlantılı çetelerin Kürtlere dönük saldırıları da ilk defa İngiltere basınında bu kadar detaylı işlendi. BBC konuyla ilgili bir dosya haber yayınlayarak Rojavalı Kürtlerin durumunu, YPG’nin verdiği mücadeleyi ve cihatçı grupların neden Kürtleri hedef aldığını açıklamaya çalıştı. Çetelerin saldırılarından kaçan sivil Kürtlerin Güney Kürdistan’a doğru kitlesel göçünün de işlendiği bu haberlerle birlikte bir anlamda İngiltere medyası, Esad rejiminin doğurduğu felaketlere bir örnek olması açısından Kürtleri görmezden gelmeye bir mola vermek zorunda kaldı. Başka bir açıdan bakıldığında ise Esad’ın diktatör imajını İngiltere halkının gözünde daha da netleştirmek için Kürtlerden bahsetmeye başlamış olmaları, yakın gelecekte uluslararası müdahale dahil olmak üzere farklı opsiyonların gündeme getirileceğinin işaretleri de olabilir pekala.
Diğer taraftan İngiltere’yi daha yakından ilgilendiren bir gelişme de Cebelitarık’da oluşan suni krizdi. Henüz hiçbir fiziksel bir çatışma veya yaralı olmamasına rağmen Cebelitarık mevzusu da medyada en az Suriye kadar geniş bir yer kapladı. 30,000 kişilik nüfusuyla Akdeniz açısından stratejik öneme sahip küçük bir yarımada olan Cebelitarık, İspanya’nın burnunun dibinde bir İngiltere sömürgesi. Hem İngiltere’ye bağlı olması hem de ‘özerk’ yönetim sebebiyle kendine özel yasaları olması nedeniyle İngiliz birçok firma tarafından vergi kaçırma ve internet tabanlı kumar oyunları merkezi olarak kullanılıyor.
İddialara göre geçen ay İngiltere’ye bağlı Cebelitarık yönetimi İspanyol balıkçıkların avlanmalarını zorlaştıracak bir müdahalede bulunmuştu. Bu olaydan bir süre sonra İspanya Dışişleri Bakanı Jose Garcia-Margallo sağ eğilimli bir gazeteye verdiği bir röportajda İspanya’dan Cebelitarık’a giriş-çıkış yapacak araçlardan belirli bir miktar vergi almayı planladıklarını belirtince İngiltere hükümetinden sert bir tepki gelmişti. İngiliz Kraliyet Donanmasına ait bir savaş gemisi aniden Cebelitarık’a ‘rutin bir ziyaret’te bulunmuştu. Bunun üzerine İspanya da sınır kontrollerini bilinçli bir şekilde yavaşlatarak uzun kuyruklar ve buna bağlı rahatsızlıklar oluşmasına yol açmıştı. İngiltere’nin şikayeti üzerine Avrupa Komisyonu, sınır ihlalleri ve her iki tarafın diğeri hakkındaki iddialarını araştırmak üzere bir gerçekleri araştırma komisyonu görevlendirmişti.
İngiliz basınındaki haberlere bakılırsa İspanya’nın aslında Cebelitarık’ı ele geçirme gibi bir niyeti yok. Yani bu açıdan bakıldığında ikinci bir Falkland adaları krizi beklenmiyor. Fakat bu olayın bence en önemli boyutu, İkinci Dünya Savaşı sonrası bir daha savaşmamak üzere kendi aralarında ‘güçlü’ bir ittifak kuran ve Avrupa Birliğini oluşturan ülkelerin, söz konusu olan kendi çıkarları olunca mevzunun önem derecesine bakmaksınız aniden birbirlerine düşman olabilme potansiyelinin hiçbir zaman kaybolmamış olduğunu göstermesi oldu. Bu açıdan bakılınca AB’nin aynı zamanda bir ileri demokrasi projesi olduğuna dair söylemler geçerliliğini yitiriyor. Daha ziyade bir ileri çıkar paylaşımı projesi gibi olmasın sakın?
Bir barış projesi olarak AB! Acaba?