Bir kişi hariç…
Başbakan…
Başbakan Mayıs’ın son günü, her zamanki debdebeli, haşin, kararlı adımlarla bastığı yeri titrete titrete yürürken, bir anda, hiç ummadığı bir yerde, cangılda filan değil, hatta ne diyelim bir Boğaz korusunda bile değil, Gezi Parkı’nın bir karışlık toprağına bastığı anda, tuhaf bir duyguya kapıldı.
O da “bataklık” efsanelerinden uzak kalmış bir Kasımpaşalı olduğu için, ilk aklına gelen her halde “mantara bastık” gibi bir şey oldu. Bir çıtırtı duymuştu, ayağının altındaki toprak “bıngıldıyordu”, hani şu Kasımpaşa muhallebicilerinde yapılan “muhallebi” gibi. Sanki ayağının altında içi cıvık ama yarı direngen bir maddeyle dolu bir “mahluk” vardı. “Biz halkedileni, halkedenden dolayı severiz” dese de, dengesini hafifçe bozan bu musibetten kurtulmak için, boşta kalan ayağıyla bu yumuşak zemini “ya Allah Bismillah Allahü Ekber” diyerek vurdu. Bu onun ilk Gezi Parkı’nı “ezin” emrinin adımıydı. Tarihe geçer mi, bilemem.
Şimdi iki ayağı da Gezi Parkı’nın “sallanan, kımıldayan, kaynayan, içten içe plöp plöp eden” zemininde bileklerine kadar gömülmüştü… Çetin adamdı Başbakan. Sağ ayağına bütün kuvvetini verdi, sol ayağını, sanki bu ayağı yutmak isteyen o yapışkan “vantuz”dan koparır gibi çekti…
Hani şöyle yarım dönse bir adm yanında “kuru” toprağı görebilir, can havliyle oraya kendini atarak bu hengameden kurtulabilirdi. Ama bakmadı. O bakmaz. Sağa sapmaz, solda durmaz; daima yürür, “durmak yok yola devam”…
Başbakan, bir zamanlar Kasımpaşa sahalarında kalelerin doksanlarını fişekleyen sol ayağının volelerinden birini patlatır gibi, ayağını “yeşil çim” sandığı bu belalı yumuşaklığın bağrına hışımla indirdi. Ama o ne? Vurduğu yer “direnmiyor”, ama ayağını çekiyordu; ayak ne kadar içerlere doğru kolayca kayıyorsa, ne yapsan, ne etsen, yukarıya çektiğinde bu dev vantuz ayağı bırakmıyordu.
İşte Başbakan’ın aklına “tuzak” sözü burada geldi. “Tuzağa düşmüştü”. Öyle sanıyordu. Kendi ayaklarıyla “batağa” saplandığın farkında bile değildi. Paniklemeye başladı. “Ah , kardeşlerim ah” diye inliyordu…O inliyordu ama, etrafındaki çember dünyanın en yararsız çemberiydi… Başbakan güçlüydü, onu kimse yenemezdi, o her şeye muktedirdi, çemberdekileri o nice badirelerden kurtarmıştı. Şimdi hepsi Başbakan’ın tuhaf hareketlerle içine düştüğü bataklıktan çıkma çabalarına bakıyor, onu alkışlıyor, “Başbakanı yedirmeyiz” diye bağırışıyor, Başbakan bir ayağından yapışkan çamurlar akarak yekinmeye her kalktığında, “vur vur inlesin Gezi Parkı dinlesin” diye tezahürat yapıyor; ama hiç biri “ulan Başbakan göz göre göre gidiyor, şuna elimizi uzatalım” demeye cesaret edemiyordu. Çünkü ona el uzatılamazdı, o el uzatabilirdi. Herkes el uzatamaz…
Başbakan şu anda İstanbul’da bataklığın en koyu ve insanı içine çeken yerinde ikinci ve en tehlikeli adımını atmak üzere. Gezi Parkı’nda içine düştüğü bataklıktan, Kazlıçeşmeye çıkarak kurtulmaya çalışacak. Ve bataklığa her düşen insanın başına geldiği gibi, bu hamle onu daha da bataklığın derin, yapışkan, iç bulandıran, kükürtlü, plöp plöp eden, korkutucu derinliklerine doğru çekecek…
Bana nasıl geliyor biliyor musunuz?
Rüya gibi ama, yine de anlatayım:
Sanki Başbakan boğazına kadar battığı bir sırada, etrafındaki danışmanlar, yalakalar, Başbakan sayesinde bir şeyler olanlar, bataklıktan gelen “boğulma” seslerini “Başbakan’ın Salı konuşması” sanırlarken, çok gerilerden bir “el” uzanıyor…
Nasıl anlatayım size… Bu “el” bana çok tanıdık geliyor... Şöyle bir el: Başının üzerinde onbeş yıl dolandırılan halatı, bataklıktakini “kurtarmak” için Başbakan’a doğru fırlatan bir el…
Barışın, demokrasinin, çözümün eli…
Bataklıktan başka türlü çıkılamaz.
Çok mu edebi oldu? O halde kısa bir “siyasi” not: Hükümete karşı patlayan sokak hareketlerinin demokratik bir sonuç doğurması, yalnızca ve yalnızca, bu direnişe katılan güçlerle Kürt Özgürlük Hareketinin “demokrasi ve çözüm” temelinde birleşmesine ve AKP’de eğer hala varsa, çözüm yanlısı güçlerin Başbakan’a müdahale etmesine bağlıdır. Başka yol yok…
Bir bataklık macerası ve kurtarıcı el...
Köy hayatı yok olduğundan beri, insanlar “bataklık” denilen “kımıltılı, yapışkan, balçık yığınını“ unuttu. Esrarlı beldelerde “genç kadının bastığı toprak onu yutacakken” yetişen “kahramanı” sinema salonlarında alkışlayan nesil yok artık. Ne Gezi’deki direnişçilerin arasında, ne de Sincan’daki mitinge katılanların arasında eminim tek bir insan “bataklığa” düşmemiş ve şans eseri ölümden kurtulmamıştır.