‘Bile’ kelimesini kullanma tarzımız, bilinç altımızdaki ötekileştirme ezberimizi en açık yansıtan göstergelerdendir. Tıpkı darbe anayasasındaki “ama” kelimesi gibi özgürlükler konusunda gerçek yaklaşımımızı deşifre eder. Ne kadar çifte standartçı ve eşitlikçi düşünmekten uzak olduğumuzu teşhir eder.
Kulağa hoş gelen kelimeleri arka arkaya dizerek, hitabet harikaları yaratmak, alkış toplayan nutuklar atmak kolaydır. Bilinç altı ise bir an boş bulunduğunuzda tek kelime gün yüzüne çıkmayı, kendini görünür kılmayı başarabilir.
Alevidir, Kürttür, solcudur ya da İslamcıdır “ama” iyi insandır, diye başlayan tanıştırma cümlelerini son derece doğal olarak sıkça duyabilirsiniz. Giriş faslını daha fazla uzatmadan asıl maksada dönelim. “Bile” kelimesini başlığa taşıma nedenim son günlerde çocuklara yönelik haberlerin yaygınlaşması ve muhtemelen 8 Mart dolayısı ile kadınlar için benzer gündemlerin söz konusu olacağıdır.
Önce Adıyaman’da duvarlara konulan işaretlerle ilgili değerlendirme yapan İçişleri Bakanı Şahin’in sözleri ile başlayalım. Alevilerin evlerine konulan işaretlerin “çocuk işi” olma ihtimali Şahin’e daha ikna edici gelmiş. Güvenlikle ilgili en ayrıntılı bilgi ve istihbarata sahip olması gereken bir isim böyle diyorsa bize de inanmak ve kabul etmek düşer. Her ne kadar geçen hafta katıldığı mitingde ne tür pankartların açılabileceğini öngörememiş olsa da biz güvenmeye devam edelim… Bir başka çocuk konusu Pozantı cezaevi ile ilgili gündemde. Çocuk mahpuslara yönelik utanç verici uygulamalar aylarca saklanıyor ve neredeyse konuyu kamuoyuna taşımayı başaran çocukları sorumlu tutacak bir yaklaşımla hareket ediliyor… Örnekleri çoğaltmak mümkün. Çocuklardan korkan bir yönetim. Tinercisinden, taş atanına, duvarlara işaret koyanına kadar bizim çocuklarımız.
Mersin’de “bayrak yakma” olayı olarak hafızalarda yer eden olay da önceleri “çocuk işi” olarak yansıtılmıştı. Ta ki arkalarındaki büyüklerin, gayet büyük niyet ve planları, girişimleri ortaya çıkana kadar.
Belli ki korkulmaya değer görülen ama bir türlü açıkça dile getirilemeyen bir başka kesim kadınlar. Tesadüf müdür bilinmez ama son dönemde mesleklerini yapamaz duruma düşürülen, resmen haklarında hiçbir işlem yapılmadan çalıştıkları yayın organından ayrılmak zorunda bırakılan gazetecilerin tamamına yakını kadın. Banu Güven, Ece Temelkuran ve nihayet Nuray Mert ilk akla gelen isimler. 8 Mart için hazırlık yaptıkları bilinen KESK’li kadınlar özel olarak cezalandırılmayı hak etmişlerdi. Polis ve savcılık sorgusu bunun saklanmadığını, göstermeye yetiyor zaten.
Sonuç itibarı ile yüzüncü yılına yaklaşırken bölgesinde büyük rollere soyunan Türkiye Cumhuriyeti’nin kadın ve çocuklarla başı dertte gözüküyor. Oysa o cumhuriyet ki ilanına öncülük eden meclisinin açılış gününü çocuk bayramı olarak kabul etmişti. Cumhuriyet gençlere emanet edilmiş, en büyük hamleleri kadınlara yönelik reformlarda kendini göstermişti.
Şimdi en büyük tehdidin çocuklardan geldiği varsayımı ile hareket ediliyor, kadınlara kadınlar gününde yapabilecekleri etkinlikler dolayısı ile bile güvenilmiyor. Şüphesiz bu durum sadece bugünkü iktidarın eseri değil. Bu noktaya elbirliği içinde ve hep birlikte getirdiler. Büyüklerimiz büyüklüklerini, erkekliklerini göstermekte çok ciddiye alınmaya değer fark sergilemediler.
Yarın Suriye’de belki daha yakında İran’da, ya da bir başka Ortadoğu ülkesinde çok daha fazla sayıda çocuk ve kadın hayatını kaybetmek zorunda kalırsa bunun sorumluluğuna ortak olmak istemeyenler bütün “oyunbozan” yaklaşımlarını şimdi göstermeliler. Bunu, çocuklar hatta kadınlar “bile” yapabilir. Ve belki ancak ve en çok onlar yapabilir.
Bir çocuk, bir kadın ‘bile’ yıkar!