Ömrümün ilk askeri darbesini, 15 Temmuz gecesi yaşadım.
12 Eylül darbesi günlerinde çocuktum. Daha da önemlisi o günlerde devletin polisinin, jandarmasının elinin ulaşmadığı, TRT kesilince antene tencere kapağı takarak Yunan radyoları dinlediğimiz, hava bozdu mu dünya ile iletişimimizin haftalarca kesildiği bir ada köyünde yaşıyordum. Benim için 12 Eylül, köy kahvesinde izlediğim televizyonda gördüğüm “anarşikler” ile adanın kimsenin yaşamadığı Ermeniköyü’ne gelip birkaç gece kalan “anarşikler”di. Köy kahvesinde günlerce anlatılmıştı. Çocuk aklımla çok merak eder olmuştum “anarşikleri”.
Sonra lisede solcuları öğrendim, üniversitede ise herkesin benim gibi Türk olmadığını, camiye gitmediğini fark ettim. Hayatıma ilk önce Aleviler girdi, ardından da Kürtler.
Beni çarpan bu bilgilenme ile darbenin başkaları için benim çocukluğum gibi deniz kenarında çekirdek çitleyerek büyüklerin sohbetlerine kulak misafiri olduğum eğlenceli zamanlar gibi olmadığını anladım. OHAL’in de infaz, kayıp, tecavüz, göç, dilsizlik olduğunu üniversite yıllarında anladım.
28 Şubat, 27 Nisan muhtırası da hayatımdan gelip geçti.
15 Temmuz gecesi ise yaşananlar hepsinin dışında benim için gerçek bir askeri darbeydi. Beklenmedik bir anda İstanbul’un ana cadde ve meydanlarında tanklar, askerler dolaşmaya başladı. Ömrümde ilk kez İstanbul’un üzerinden uçan savaş uçaklarına tanık oldum, “sonik patlama” ne demek 15 Temmuz gecesi öğrendim. Ömrümde ilk kez polis ile askerin çatıştığını gördüm.
Darbe olduğuna inanmam zaman aldı. “Darbe oldu” diyenlere, “Yok canım, asker canlı bomba araması yapıyordur” dedim uzunca bir süre. İstanbul’da günlerdir her yerde polis canlı bomba arıyordu. Bu kez asker aramaya çıkmıştır diye düşündüm.
Öyle olmadığını askeri darbe bildirisi gelince anladım. Şu son bir haftada çok şey oldu elbette. Akılda çıkmayacak olan birkaç nokta var.
Birincisi, Türk egemen medyasının pespaye durumu. Darbenin ilk gerçekleştiği anda ortada duran ekranlar, darbecilerin kaybedeceğini anladığı andan itibaren AKP’nin propagandasına dönüştü. Elbette, darbe karşıtı olacaklardı. Ancak AKP yandaşlığı yapmadan olacaklardı. Olmadılar elbette. Hiçbir televizyon kanalında, “İyi de bu kadar çok cemaatçi nasıl orduya sızdı?” ya da “Düne kadar AKP/cemaat iktidar ortağıydınız. Şimdi ne oldu?” diye sormadı.
İkincisi ise “sıradan faşizmin” geldiği nokta. “Darbeye karşıyız” diye sokaklara dökülenlerin sokakta işlediği şiddet. Boğaziçi köprüsünün üzerinde yaşanan görüntüler korkunçtu. Bir askerin boğazının kesildiğini gösteren bir fotoğraf yayınlandı. O fotoğrafın doğruluğu belki muamma ama muamma olmayan fotoğraf kareleri de mevcut. Kemeriyle asker döven erkekler. Camilerden sürekli okunan selalar. İnsanın vicdanı ile inandığı Tanrı arasındaki bir ilişkinin bu kadar politikleştirilmesine İstanbul’da daha önce hiç bu kadar tanık olmamıştım. Kısa sürede sokağa dökülenlerin derdinin demokrasi olmadığı anlaşıldı. Çünkü, “İdam isteriz” sloganları atıldı.
Sadece “İdam isteriz” sloganları da değil, sokakları bir anda cinsiyetçi küfürler kapladı. Kadınlar hedef alınmaya başlandı. Darbeyi protesto etmek iddiasıyla sokaklara dökülen gruplar, sokaklarda gördükleri kadınları taciz etti. Kadınların üzerilerine “dekolteni kapat” diye araçlar sürüldü. Gözaltına alınan askerlere bir polisin “Kızın var mı?” sorusunu, gelen “Evet” yanıtının ardından polisin söylediği sözü herkes duydu. Erkeklerden biri de “darbecilerin karıları helaldir” fetvası verdi. Bunların hepsi gerçek, yaşandı. Darbeyi yapanlar da, darbeye karşı sokaklara çıkanlar da belli ki, tepeden tırnağa erkekliklerini kuşandı ve herkes karşı tarafın “kadınını” fethedilecek bir yer olarak gördü. Tıpkı savaşlarda olduğu gibi.
Elbette bu erkekliğin arkasında toplumsal olarak öğretilen erkeklik olduğu kadar, Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere tüm AKP’lilerin “kadını hiçleştiren” açıklamaları da var. Erkekler, bir başka erkekten, yani, AKP/Saray rejiminden güç aldılar, alıyorlar.
Belli ki sokaklar artık kadınlar için daha tehlikeli. Zaten 15 Temmuz’dan bu yana sokaklarda özellikle belli saatten sonra kadınların sayısında azalma var. Ancak, kadınlar, sokakları kendilerini için güvenli hale getirmeye kararlı.
Kürt kentlerinin bombardıman altında olduğu günlerde, küçük büyük gruplar halinde sokakları terk etmeyen politik kadınlar, şimdi de sokakları cinsiyetçiliğin ve militarizmin esaretinden kurtarmak için sokakları terk etmeyecek.
Ki 12 Eylül darbe günlerinde kadınlar, cezaevlerinin önlerini mesken tutarak hak mücadelesinin yolunu açmışsa, şimdi de kadınlar, darbelere de diktatörlüğe de itiraz etmenin bir yolunu bulacak.