
Türkiye bir haftayı aşkındır Oslo ve İmralı görüşmelerinin yeniden başlamasını tartışıyor. Türkiye kamuoyu aslında Kürt sorununun müzakerelerle çözülmesini istiyor. Ancak herkes görüşme derken farklı şeyler anlıyor. Aslında en doğru yaklaşım halka ve topluma ait. Hükümet, devlet yetkilileri ve Türk siyaseti ise görüşmeleri PKK’yi oyalama ve sadece silah bıraktırma ile olacağını düşünüyor.
Dünyanın hiçbir yerinde görüşmelere ve müzakereye Türkiye gibi yaklaşılmamıştır. Türkiye’de her şey yalan dolan üzerine kurulu olduğu için, Türkiye bir özel savaş devleti olduğu ve toplumu da böyle şekillendirdiği için hiçbir şeyi gerçek anlamıyla ele alma yoktur. Türk devletinin özel savaş karakteri özellikle siyasetin aldatma ve oyalama üzerine kurulması biçiminde şekillenmesine yol açmıştır. Bu nedenle dünyada siyasetin itibarının en kötü olduğu ülke Türkiye’dir. Türk halkı siyaseti kandırma işi olarak görüyor; siyasetçileri ise topluma verdiği sözü sigara paketi üzerine yazan; paket bittiğinde de kaldırıp atan kişiler olarak bilmektedir.
Şimdi İmralı ve Oslo görüşmeleri derken Türk siyaseti aynı zihniyet ve tarzla yaklaşıyor. Başbakan ve baş danışmanı Yalçın Akdoğan’ın konuşmaları müzakereden ne anladıklarını; muhataplarına nasıl yaklaştıklarını ortaya koymaktadır
Erdoğan bu görüşmeleri istihbarat bilgisi alma ve oyalama olarak ele aldığını açıkça ifade etmektedir. Öyle ki bu görüşmelerde örgütten istihbarat alınmış, ama bizimkiler örgüte hiçbir istihbarat vermemiştir diyecek kadar seviyesizleşmiştir. Kendini akıllı ve PKK’yi de hiçbir şeyden anlamazlar olarak görmektedir. Erdoğan, Kürt Halk Önderinin Ortadoğu’nun en büyük siyasetçisi olduğunu unutmuştur. PKK yöneticileri siyaset içindeyken başbakan ya bilye oynuyor ya da sokak aralarında top koşturuyordu. Danışmanı Yalçın Akdoğan ise PKK’nin hangi koşullarda çıktığını ve karakterinin ne olduğunu bilmeyecek kadar toydur. Klasik psikolojik savaş söylemleriyle başka yerlerde yürütülen ezme harekatlarıyla PKK’nin saf dışı edileceğini sanan ve ezbere laflar eden bir ukaladır.
AKP’nin ömrünü uzatma manevrası
Kürt sorunu Türkiye’nin en büyük sorunudur. Bu konuda politika yaptığını sananlar ise bu sorununun büyüklüğüne denk bir sorumluluk ve ciddiyetten uzaktırlar. Başbakan ve danışmanlarının AKP’nin ömrünü nasıl uzatırız hesabı dışında başka bir ufukları yoktur. Kürt sorununu çözme gibi bir zihniyete ve hedefe sahip değiller. Kürt sorunu ve PKK’ye yaklaşımları da sadece AKP’nin ömrünü uzatmak için kullanma ve oyalama biçimindedir. Amiyane deyimle keçi can derdinde kasap et derdinde. Türkiye toplumu keçi, AKP ise kasap pozisyonundadır. On yıldır AKP böyle bir siyaset tarzı izlemektedir.
On yıldır iktidarda, ama hala Kürt sorununun çözümsüzlüğü konusunda başkalarını suçluyor. Kürt sorununu çözme beklentisi yaratıyor, ama çözmüyor. Sadece toplumu ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni oyalayacak bazı şeyler yapıyor. Ya da yapar gözüküyor ama sorunu çözmüyor. Sorunu çözmeyecek tek millet, tek vatan, tek devlet, tek bayrak ve tek dil söyleminde ısrar ediyor. Tek dil demedim dese de politikaları Kürtçeyi de zaman içinde bitirip Türkçeyi hakim kılma üzerinedir. Zaten tek millet demesi bu anlama da gelmektedir. Anadilde eğitim talebine “siz de çok ileri gidiyorsunuz; bu kadarı da fazla” diyerek tehdit edici dil kullanması başka ne anlama gelir?
Başbakan Oslo ve İmralı görüşmesi derken eskinin tekrarını yapalım, eski oyun devam etsin diyor. Başbakan bilmeli ki PKK ve İmralı üç-dört yıl belki devleti ve toplumu çözüme hazırlarız, AKP de adım atmak zorunda kalır düşüncesiyle sabırlı davranmıştır. Çözüm zemini yaratmak için büyük fedakarlıklar yapmıştır. 1999 yılında beş yüz civarında gerilla kaybı verme fedakarlığıyla nasıl ki çözüm için fırsat tanımışsa; 2008, hatta 2006 sonrası yüzlerce gerillanın yaşamına sebep olan bir fedakarlıkla da çözümün zeminini yaratmak istemiştir.
Aslında 1999-2004 arası nasıl sorumsuz yaklaşılmışsa 2008 sonrası da sorumsuz yaklaşılmıştır. Beş yıllık kesintisiz ateşkesin sürdüğü 1999 sonrası gösterilen sorumsuz yaklaşımla AKP’nin gösterdiği sorumsuz yaklaşım aynı zihniyetten kaynaklanmıştır. Kaldı ki Kürt Özgürlük Hareketi AKP iktidara geldiğinde iki yıl yalvar yakar olmuş ve adım atması istenmiştir. 2006 yılından sonra başlayan görüşmeler, ateşkesler ve Oslo sürecinde de AKP’den yalvar yakar bu sorunu çözmesi istenmiştir. Ancak AKP oyalama ve aldatma politikasını sürdürmüştür.
Bu görüşmeler boşa gitmemiştir
Başbakan ve kendini akıllı sanan danışmanları bilmeli ki PKK AKP’nin Oslo görüşmelerine yaklaşımın ne olduğunun çok iyi bilincindeydi. Kürt Halk Önderi zaten AKP’nin kumaşını çok iyi biliyordu ve şifrelerini çözmüştü. Bu konuda yıllarca Kürt Özgürlük Hareketi’ni uyarmıştır. Kürt Halk Önderinin AKP’yi nasıl değerlendirdiğini ve bu konuda örgütünü nasıl uyardığını en iyi başbakan ve kendini akıllı sanan danışmanı bilmektedir. Danışmanın her konuşmasında Kürt Halk Önderine öfke kusması bu nedenledir. Biz başbakan ve danışmanının Kürt Halk Önderine neden düşman olduklarını çok iyi biliyoruz. Tayyip Erdoğan’ın ben olsam asardım demesinin nedeni de Kürt Halk Önderinin AKP ve Tayyip gerçeğini çözmesi ve bu konuda halkları uyarmasıdır.
PKK ve Kürt Halk Önderi Öcalan AKP’nin numaralarını yutmadı. Ancak devleti ve toplumu çözüme hazırlamak için bu sabrı ve politik duruşu gösterdi. Bundan pişman da değildir. Bu görüşmeler boşa gitmemiştir. Devlette de toplumda da çözüm eğilimini kısmen yaratmıştır. Hakim eğilim haline gelmese de bugünkü çözüm eğilimi; Oslo ve İmralı görüşmelerine olumsuz bakılmamasının nedeni budur. Yine bu süreç AKP tabanını da çözüme yatkın hale getirmiştir.
Ancak AKP eski süreci olduğu gibi sürdürürüm; oyalama ve aldatmaya devam ederim diyorsa fena yanılıyordur. Bir derede iki defa yıkanılmaz. Yeni süreç, yeni bir yaklaşım ve gerçek bir çözüm niyeti ve perspektifiyle olabilir. Bunun dışında bir yaklaşım en başta da Türkiye toplumuna ihanet olur. Türkiye toplumunu kandırmak artık yaşanan can kayıpları üzerinden siyaset yapmak anlamına gelir.
Hakaret olduğu sürece yeni Oslo olmaz
Erdoğan’ın Kürt Halk Önderine özgürlük talebine karşı “ev hapsi mümkün değil, biz iktidarda olduğumuz müddetçe böyle bir adım atmayız” demesi ve Yalçın Akdoğan’ın Kürt Halk Önderine hakaret etme zihniyeti ve yaklaşımıyla ne Oslo olur ne de İmralı! Eğer görüşülecekse her şeyden önce muhatabına saygılı olacaksın, ciddiye alacaksın. Futbolda bile bir güçlü takım daha zayıf takımla maç yaptığında rakibimizi küçümsemiyoruz, rakibimize saygılıyız diyorlar. Erdoğan ve danışmanında bu düzeyde bile bir sorumluluk ve ciddiyet yok.
Aslında Kürt sorunu konusunda konuşulmayan hiçbir şey kalmamıştır. Oslo’da da İmralı’da da her şey konuşulmuştur. Dürüst, samimi bir insan bile artık Kürt sorununun hangi adımlar atıldığında kalıcı çözüme kavuşacağını bilir. Yani öyle bilinmez ve anlaşılmaz bir durum yoktur. Güven arttırıcı önlem ve çözüm zemininin nasıl olacağı da taraflar açısından netleşmiştir.
Kürtlerin talepleri Demokratik Özerkliktir. Demokratik Özerklik, PKK’nin bir iktidar arayışı değil, Kürtlerin kendi kendilerini yönetmesi statüsüdür. Demokratik Özerklik statüsü içinde kimin yönetime geleceği de tam düşünce ve örgütlenme özgürlüğü ortamında seçimle belirlenecektir. Kürt Özgürlük Hareketi bu statünün çerçevesini net belli olmasından sonra tüm yönetimlerin seçimle göreve gelmesinden yanadır. Tüm yöneticilerin özgür seçimle iş başına gelmesi esastır.
Kürtlerin kendi kendini yönetmesi, yani Demokratik Özerklik statüsünde tabii ki eğitim dili de Kürtçe olacaktır. Kürdistan’da kamuda kullanılacak dil ise esas olarak Kürtçe olacak, isteyen ikinci ya da üçüncü dili kamu yaşamında kullanacaktır. Artık tüm dünyada yerleşmiş gelenek ve demokratik teamül budur. Bunlar tabii ki demokratik bir anayasada Kürt kimliğinin kabulüyle sağlanacak ve güvenceye alınacaktır. Demokratik anayasa, kimliği ve bu hakları güvenceye aldığı gibi, tam düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü de kabul etmelidir. Bu tam düşünce ve örgütlenme özgürlüğü tüm Türkiye ve Kürdistan’da kabul edilmelidir. Böyle bir demokratik anayasa ve demokratik bir ülkede hiçbir güç başka bir toplumsal gücü ve bireyi baskı altına alamaz. Dolayısıyla Kürtlerin kendi kendini yönetmesi ve statü talebine “PKK kendine otoriter egemenlik alanı istiyor” denmesi bir safsatadır. Daha doğrusu Demokratik Özerklik statüsünü kabul etmemek için uydurulmuş bir şehir hikayesidir.
Çözüm niyetinin kanıtı Öcalan’a yaklaşımdır
Kürt sorununda çözüm niyetinin olup olmadığının kanıtı da Kürt Halk Önderi Öcalan’a yaklaşımdır, Kürt demokratik siyasetine yaklaşımdır. Kürt Halk Önderi esaret altında tutulacak, üzerinde tehdit ve şantaj politikası izlenecek, ama biz sorunu çözmek istiyoruz denilecek! Buna kargalar bile güler. Bu nedenle Kürt Halk Önderi çözüm için rolümü oynamam isteniyorsa sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarım sağlanmalıdır dedi. Ayda yılda avukatlarla, bir saatlik görüşmeyle bu rolümü oynayamam dedi. Nitekim 12 Haziran seçimlerinden sonra Meclis toplanıp bir karar alsın ve önümü açsın dedi. İşte çözüm için ilk adım budur. Öte yandan PKK silahları bırakmadan hiçbir şey olmaz demek kötü niyettir ve ipe un sermektir, çözümsüzlükte ısrardır. Daha baştan Oslo’yla da görüşülür, İmralı’yla da görüşülür söyleminin anlamsız olduğunu ifade etmektir.
İmralı enstrümanını kullanalım deniliyor. Hükümet ve yandaş basın gibi PKK’ye karşı ve silah bıraktırmak için İmralı’yı kullanalım demek daha baştan işi çıkmaza sokmak ve gayri ciddi yaklaşmaktır. Bir halkın önderine böyle yaklaşılmaz. Hiç kimse de bu önderliği düşündüğü gibi kullanamaz. Makul yaklaşım, sabır ve çözüm için politikanın devreye sokulması yanlış ele alınamaz ve istismar edilemez. AKP’yi en iyi tanıyan Kürt Halk Önderidir. Bu nedenle Kürt Halk Önderini aldatacağım ve kandıracağım demek kendini kandırmaktır. Bu nedenle başbakan yardımcıları ve danışmanları İmralı’yı kullanırız yaklaşımını bıraksınlar. İmralı’ya böyle yaklaşmak çözümsüzlükte ve çatışmada ısrar etmekten başka bir anlama gelmez.
İmralı ve Oslo görüşmeleri yapılabilir diyenler her şeyden önce samimi ve ciddi olmalıdır. Kalıcı ve köklü bir çözüm zihniyetine sahip olmalıdır. Çünkü AKP’nin izlediği politikaların ne Türkiye’ye ne de Kürtlere faydası vardır. Her iki halka da zarar vermektedir. Kürtler artık AKP’nin bu politikalarını kabul etmiyor. O zaman yapılacak olan, görüşmeleri çözüm için ele almaktır. Türkiye toplumu buna hazırdır. Artık asker ve sivil bürokrasinin engel çıkarması zordur. Siyaset çözüm için kararlı olursa bu tutumu Türkiye toplumu ve Kürtler destekler, çözüm önündeki her engel bu güçle kolay aşılır. Yoksa şu engel, bu engel var demek çözümsüzlüğe gerekçe yaratmaktır. Bir tür “yenim dar oynayamam” demektir.
Türkiye’nin değiştiği bir yalandır
AKP Hükümeti ve herkes bilmelidir ki Türkiye değişmek zorundadır. Türkiye’nin değiştiği bir yalandır. Türkiye’nin despotik karakterine sadece cila vuruluyor; dökülen yerleri yamalanıyor. Türkiye de 20.yüzyılda şekillenen bir devlettir. Mısır, Tunus ve Suriye nasıl şekillenmişse Türkiye de öyle şekillenmiştir. Hatta diğer ülkeler Türkiye’yi taklit etmişlerdir. Baas deniyor, Hüsnü Mübarek deniyor! Türkiye de aynı kumaştan dokunmuştur. Kemalizm olarak tanımlanan ve ona göre şekillenen devletle Irak, Mısır, Tunus ve Suriye’de şekillenen devlet arasında fazla bir fark yoktur. Diğerleri yıkılırken, dağılırken Türkiye’nin eskiye cila vurarak ayakta kalacağını sanması büyük bir yanılgıdır.
Türkiye’de Kürtleri ortadan kaldırmaya dayalı gerici devlet mekanizması Mısır ve Suriye’den daha despotiktir. Türkiye’de Kürtler üzerinde uygulanan kültürel soykırım ve sonuçları bunun kanıtıdır. Mısır, Tunus ve Suriye’de esas olarak bir iktidar despotluğu vardı, iktidar tekeli vardı. Türkiye’de ise daha büyük gericiliğe ve despotluğa zemin olan Kürtleri yok etme stratejisi vardır. Türkiye, Kürtler özgürleşmesin ve hak elde etmesin diye demokratikleşmiyor. Sadece dünyayı ve toplumu aldatmak için özel savaş demokrasisi uyguluyor. Kürt sorunu kalıcı olarak çözülmeyene kadar Türkiye demokratikleşmiş olmaz. Hatta Baas rejiminden daha otoriter, baskıcı ve gerici bir rejim olarak varlığını devam eder.
Ortadoğu’da despot rejimler bir bir devriliyor. Türkiye de devrilecektir. AKP, biz Türkiye’yi değiştireceğiz diyorsa bu büyük bir yalandır. AKP sadece bu rejime vurulan yeşil boyadır. İktidarın rengi değişmiş, ama temel politikaları devam etmektedir. Kendisi dışında hiçbir güce yaşam hakkı tanımama politikasıyla Demirel’in zihniyetinden daha az antidemokratik değildir. Hatta üslup ve dil konusunda Tayyip tam bir faşist şef gibidir. Dil ve üslup konusunda karşılaştırılırsa Demirel Erdoğan’dan daha demokratik gözükür. Dil ve üslup deyip geçmeyin(!) “üslubu beyan, aynıyla insandır.”
Türkiye Ortadoğu’da otoriter rejimler yıkılırken Kürtler üzerinde siyasi egemenlik ve kültürel soykırım sistemi kuran rejimin ayakta kalacağını sanmasın. Akıbetinin kötü olmasını istemiyorsa Kürtlerle uzlaşır, demokratik Türkiye temelinde Ortadoğu’nun yükselen değeri haline gelir. Yoksa gelecek Türkiye için karanlıktır.
Tayyip Erdoğan, Avrupa sorunun çözülmesini istemiyor demiş. Doğru söylemiş. ABD ve Avrupa Türkiye’nin çözümsüz politikalarına destek vererek Türkiye’nin sürekli bunalımlar içinde yaşamasına ve kullanılan pozisyonda kalmasına yol açıyorlar. Acı, ama gerçek olan budur!
MUSTAFA KARASU