"Devrim daima 'bastırılmış olanın geri dönüşü' olarak anlamlandırılabilir. Tam da bu yüzden daima tekinsiz bir çekirdeğe sahiptir ve akıl yoluyla tam olarak kavranması mümkün değildir. Devrim hiçbir zaman simgesel düzenin yerini kibarca başka bir simgesel düzene bırakması olarak görülemez; tersine arada geçilmesi gereken 'gerçek' aşaması vardır ki, bu aşama tekinsiz bir dehşetle, tekinsiz bir keyifle iç içedir." (Bülent Somay, "Tarihin Bilinçdışı")

İşaretler, devrim için mücadelenin ya da devrimin; kağıt üstünde oynanan "dağ... şehir... nehir..." oyunuyla karıştırıldığını gösteriyor. Bunun için, her teorinin sınandığı "hakikat duvarı"nın önünde yerlerde sürünen hakikatini yitirmiş devrimcilere bakmak yeterli. Pek çok devrimcinin "normal" dönemlerde "teoride doğru" söyleyip devrim belirdiğinde pratikte şaşması "hakikat" ve "devrim" korkusuyla da ilgilidir. Dünyada ve Türkiye'de "68 kuşağı"nın başına gelen "78 kuşağı"nın başına da gelmiş, bir zamanlar evden kaçıp devrime koşturan devrimcilerin büyük çoğunluğunun kapitalizme, devlete, eve ve milliyetçiliğe-ırkçılığa kesin kayıt yaptırmaları "yenilgiyle" açıklanabilecek bir trajedi değildir. "Yüzüne uzun uzun bakacağım kimse kalmadı", "bunca söz yerine boyumuza uygun devrim yetiştirseydik", "devrimcilerin aklında, kalbinde ve cebinde ne kadar çok devler varmış da haberimiz yokmuş!" demem biraz da bundandır. Bastırılanın geri dönüşü ile hakikatin çakıştığı şu günlerde şiir ile hayat arasındaki ilişki de "edebiyat yapmak" deyiminin gölgesinde yaşayan tuzu kuru üniter şairleri suçüstü yapıyor.
Genelde hayatı özelde Kobanê'yi sadece siyasi kavramlarla anlamak/açıklamak tuhaf bir "eksikliğe", bir türlü kapatılamayan "açığa" mahkum olmaktır. Hayat bize, dünyayı yorumlamanın ve değiştirmenin siyaset ile sanatın, kavram ile imgenin işbirliğini gerektirdiğini hatırlatıyor. Siyasal akıl yetmediğinde bir şiirin bir dizenin imdadımıza yetişerek anlayamadıklarımızı anlamlandırması da bu sürecin tabiatına uygun. Hafız-ı Şirazi'nin "Bütün bahçeler sende toplanmış, gül müsün nesin" dizesi sanki Rojava Devrimini ve Kobanê direnişini tarif etmek için de yazılmıştır. Bütün devrimlerin, anlamların, direniş estetiğinin toplandığı "kokusunu savunan gül"dür Kobanê... Devrim'in kokusunu almışken, bir şairlik yer açıp; Orhan Alkaya'nın "bize yapılanları gördüm, hepsini/ gül yanlış kokarsa tuz yakaya takılır" dizesi elimizden tutsun. Biz devlet kokunca yakasına devrim takanlar kavmindeniz...
Tarihin marangoz hatası devletler ise şimdiden tarihe ve coğrafyaya geçen isyanlara rağmen, resmi tarihin aklıyla dağbanları ve isyankârları yeneceklerini sanıyor. Kendi halinde bir dağ, devrimin bilinç suyundan içerek kendisi için dağ haline gelmişse, sömürgecilerin aklı, kalbi ve dili oyuna getirme yarışı beyhudedir. Her devrimin hayatı olduğu kadar sözü ve dili de "kurtarmayı" daha doğrusu birlikte kurtulmayı üstlenmesi; evin tabiatı ile sokakların, dağların ve devrimin tabiatının aynı olmadığını hatırlatır. Her devrimin bizi eski kendimizden yeni kendimize taşınmaya davet etmesi, oradaki devrimin buradaki devrimcilerin nesi olduğu sorusunu sormayı meşru kılar.
Hatıralar sözü, söz hatıraları eskitince, "devrim" de "devrimci" de eskiyor ve yenisine gerek duyuluyor. Kobanê'deki işaretlere bakıp şöyle dilleniyorum: "Devrim'in adını değiştirelim ama bak yine Devrim olsun..."