
Şehirlerarası yolculuktayım. Elimde merakla okumak istediğim bir kitap. Baskıdan henüz yeni çıkmış. Sıcak sayfaları çevirdikçe kağıt kokusu soluyorum. Okuma isteğim daha da kamçılanıyor. Bir hastane sahnesiyle başlayan ve aynı hastane sahnesiyle de bitirilen çalışmanın son sayfalarını yolculuğumun sonuna doğru kapattığımda, koca bir hayat dünyasının sıkıştırıldığı 304 sayfalık gerilimli serüvenin etkisinde kalakaldım.
Sevgi ve inancın yön verdiği hayatlar
„Karpit /Sönmeyen Ateş“ adlı kitap, Ceylan Yayınları’ndan çıkmış. Halil İçöz’ün yaşam öyküsü. Bir belgesel anlatı ya da gerilim romanı. Yazar kendisini anlatmış; aslında kanserle girdiği amansız mücadelenin öyküsünü. Hepimizin, „çağın hastalığı“ diye bildiğimiz ama ayırdına varamadığımız, yaşayanı duyumsamadığımız kanser. Öykü, kanserle mücadelenin koma haliyle başlayıp bu mücadelenin zaferi ilan edilen koma halinden çıkışla bitse de, anlatılan 49 yıllık yaşam serüvenidir. Siyasetin de sahne aldığı bu yaşamda, „sevgi ve inancın“ yön verdiği „saf“ devrimci dönemler de var, sorgulanıp sonuçlar çıkarılması gereken yanlar da.
Kanserle savaşımın sonu gelmiyor. „Alooo nerdeyim? Alooo bana neler oluyor, ben neden buradayım’ diye habire haykırıyorum. Ama sesimi duyan yok“ dedirten zamanlar. Ama Halil, en zor zamanında hafızasını zorlayarak çocukluk yıllarına kadar uzanmış. Oradan anılarını katarak çalışmasına ayrı bir anlam vermiş. Gerçek yaşam serüveninin belgesel niteliği de buradan başlıyor; bir çocuktan devrimciliğe uzanan bir dönemin kişide somutlaşmış biyografi çalışması gibi.
‘Denizci değil İbocuyuz’
Karpit patlatmak, Halil’in korkuyla heyecanı bir arada yaşadığı, yasakla yasağın çocukça aşılmasında önemli bir başlangıçtır, yaşamının dönüm noktası da denilebilecek bir başlangıç. O nedenledir ki, „Karpit patlatmayı öğrendiğimde daha beş yaşındaydım“ diyor Halil. Çocuklara yasak olan tehlikeli bir işi yapmıştır. Sonraki yaşam serüveni de aynı minvalde yürür. Risk, tehlike, heyecan her zaman yaşamının etkili bir unsuru olmuştur.
Halil devrimcilikle tanıştığında da henüz 13 yaşındadır. Deniz Gezmiş’in fotoğrafıyla karşılaşır ve içini bir merak salar. „Akşam evde amcama sorduğumda, amcam bizim Denizci değil, İbocu olduğumuzu söyledi. O günden sonra İbocuydum. Bir de Mahirciler vardı„ der. Sosyalist olma ya da herhangi bir grupla birlikte hareket etmenin, 1980 darbesi öncesindeki dönemin özellikleri içindeki yerini yansıtır. Yöredeki hemen herkes politiktir. Çocuklar da politikanın içine doğar.
‘Amacımız devrim yapmak’
Dönemin devrimci yaşamından başka kareler de kitapta yer alır. „Nikaragua’da Sandinist devrime bin selam“ yazılamalarından, kamyonların üzerinde mitinglere taşınan insanlara, 1 Mayıslara...
Ve tabi acemilikler, saflıklar... Örneğin, bir derneğin kurulması kararı alınır ve başkan adayı dernek tüzüğünü almak için kaymakamlığa gider. Kaymakamlıkta bulunan bir subay, başkan adayına, derneği ne amaçla kuracaklarını sorar. Adayımız biraz düşünür, ne diyeceğini pek kestiremez ve „Amacımız devrim yapmak, devleti yıkmaktır“ yanıtını verir. Subay, başkan adayımıza, „Oğlum git aklı başında biri gelsin“ der.
Halil’in deyimiyle, acemi ama, „Hepimizin içinde inanılmaz derecede saf ve kirlenme şansı olmayan saflık derecesinde sevgi ve inancın“ yön verdiği devrimcilik yıllarıdır bu dönem.
Yaşam serüveni, kıyasıya bir çatışma sahnesi üzerinden devam eder kuşkusuz. Ama biz, okudukça okuyanı içine çeken gerilim romanı havasındaki bu çalışmanın diğer unsurlarını okura bırakalım.
Halil, kanserle mücadelesinin ilk hamlesi ve en ağır merhalesinde verdiği sınavı, „Kanserle göz hizasında dövüşebilmenin yanında onun beynimde ve bedenimde bana karşı kullanabileceği ve beni güçten düşürebileceği birçok mevziyi de ele geçirmiştim“ der. Bu mevzileri çoğaltma ve büyütme dileğiyle...
HASAN COŞAR/ETHA