
Gerilla güçlerine karşı yıllarca savaşmış eski bir subayın Hakkari’nin kaybedildiği yollu açıklamasına, Başbakan Erdoğan bir karış toprağın bile istila edilmediği yanıtını vermiş. İstila saldırgan bir dış gücün bir başka ülkenin topraklarını işgal etme eylemidir. Genelde Kürdistan’da, özelde Hakkari’de bu saldırganın kim olduğunu en azından Kürt halkı ve dünya kamuoyu gayet iyi biliyor. Kürdistan bölünüp parçalanmış sömürge bir ülkedir ve şimdi üst bir aşamaya giren bu ülkedeki yirmi sekiz yıllık silahlı direniş “Kürdistan sömürgedir” belirlemesine dayanıyor. Başka bir deyişle gelişen direniş Türk sömürgeci egemenliğini kırmayı öngörüyor. İstilacı olan sömürgeci Türk devletidir ve gerilla kendi anayurdunda bu devletin işgal güçleriyle boğuşuyor.
Oldukça ilginç değil mi? Ülke olarak Türkiye’nin geçmişi yüz yıla bile dayanmıyor. Daha doğrusu yüz yıl öncesine kadar Türkiye adı aslında hiç duyulmamış bir ad oluyor. Bunun da ötesinde Türkiye kavramı ilkin Avrupalılar tarafından kullanılıyor. Türkiye’yi bir yana bırakın, Anadolu bile Türkçe değil Helence bir sözcüktür. Oysa ülke olarak Kürdistan adı en az bin yıldır biliniyor. Buna karşılık Kürtlerin bu toprakların yerleşik en eski halkı olduğu tarihen de kanıtlanıyor. Türkler Ortadoğu kökenli bir topluluk değil ve bunu kendileri de kabul ediyorlar. Ortadoğu’ya gelişlerinin bin yılı biraz aşan bir geçmişi var ve fetih politikası temelinde Anadolu’yu yurt ediniyorlar. Osmanlı İmparatorluğu bu fetih politikası üzerinde vücut buluyor.
Göçmen topluluklar olarak Türklerin Kürtlerle karşılaşmalarında yer yer çatışmalar görülse de, iki kavim arasında uzlaşma ve işbirliği esas olmuştur. Yani Türkler fetih temelinde Kürdistan’a girmiyorlar. Dolayısıyla bir istila ve işgalden söz edilemez. Bu açıdan Anadolu ve fethedilen öteki yerlerdeki Türk varlığı ile Türklerin Kürdistan’la ilişkileri birbirine hiç benzemiyor. Türkler bir açıdan Kürtlerle kurdukları dostluk ilişkileri sayesinde bugünkü coğrafyada kök salıyorlar. Aynı şey bir bakıma Kürtler için de geçerlidir. Kürtler de bu ilişkiler temelinde kendilerini daha güvende buluyorlar. Sözü edilen ‘bin yıllık Kürt-Türk kardeşliği’ işte bu gerçeği anlatıyor. Bu ‘kardeşlik’ her iki halk açısından bir yönüyle bir varlık gerekçesi ve dayanağı oluyor.
Tüm direnişler katliamlarla bastırıldı
Türk-Kürt ilişkilerinin bozulması süreci 19. yüzyılın başına kadar uzanıyor. Bu tarihten başlayarak kardeşlik büyük yara alıyor. Yine Kürtlerin muazzam desteği ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise 1925’ten itibaren kardeşliğin temeline dinamit koyuyor ve Türk’ün ‘Kürt kardeşi’ni mezara gömmek üzere harekete geçiyor. Buna karşı gelişen Kürtlerin tüm direnişlerini katliamlarla bastırıyor. Soykırımı amaçlayan bu katliamlara bir de inkâr politikası eşlik ediyor. Ülke ve halk olarak Kürtler ve Kürdistan yok sayılıyor; yok hükmünde sayılanın gerçekten yok edilmesi için gereken neyse yapılıyor. Kürtler üzerinde o güne dek görülmemiş çılgın bir gayri meşru sömürgeci egemenlik kuruluyor. Hayvanlara bile reva görülemeyecek bu egemenlik Kürtler açısından kendilerinden kaçışı yaşamanın biricik koşulu haline getiriyor. Bu anlamda Türk sömürgeciliği hayvanlaştıran bir rejimin adı oluyor.
1940-1970 yılları arasındaki otuz yıllık süreç Kürtlerin tükenişin eşiğine geldikleri süreçtir. Bu yıllarda Kürdistan’a artık tam bir mezar suskunluğu egemen oluyor. 1984’te gelişen 15 Ağustos Atılımı mezara yatırılmış Kürt halkını ayağa kaldırıp yeniden yaşama döndürmeyi amaçlıyor. Bu yüzden Kürtler 15 Ağustos Atılımını ‘diriliş mucizesi’ olarak kabul ediyorlar. Tarihin karanlıkları içinde yitip gittiğine inanılan Kürt halkı bu atılım sayesinde kendine geliyor ve dünya halkları ailesi içindeki onurlu yerini almak için mücadelesini sürdürüyor. Türk sömürgecilerinin ve gerisindeki emperyalist sistemin bu mücadeleyi ‘terörizm’ olarak damgalamaları bu mücadelenin kutsallığına zerre kadar gölge düşürmüyor. Roma’nın Kudüs Valisinin çarmıha gerdiği Hz. İsa’ya yönelik ithamları ne kadar anlamlı idiyse, Kürtlerin boynuna terörizm yaftasını asanların ithamları da ancak o kadar anlamlıdır. En büyük terörizm Kürt halkının tüm haklarını gasp etmek ve soykırım uygulamalarıyla yok etmeye çalışmaktır.
Türkiye dış güçlere peşkeş çekildi
Sömürgeci Türk devleti bu atılımı bastırıp imha ve inkar sistemini daha güçlü bir biçimde tesis ederek Kürtlerin kökünü kazımak için her şeyi yaptı. Milyonluk ordusunu, polisini, istihbarat güçlerini, işbirlikçilerini harekete geçirdi. Gerillaya karşı savaşta başvurmadığı silah, denemediği kirli yöntem bırakmadı. ‘Denizi kurutmak’ adına halkın yaşamını cehenneme çevirdi. Desteklerini almak için Türkiye’yi dış güçlere peşkeş çekti. İlgili ilgisiz dünyadaki tüm devletlerin direnişin öncüsü PKK’yi ‘terör örgütü’ listesine almaları için çaba harcadı. Böylece Kürtler üzerinde estirdiği dizginsiz devlet terörüne yönelik tepkilerin gelişmesini önlemeye çalıştı. Ancak gerilla mücadelesi ve halkın direnişi sürekli ivme kazanarak gelişmesini sürdürdü.
Diriliş devriminin zaferi Kürt sorununu barışçıl demokratik yöntemlerle çözmek için elverişli bir zemin yarattı. Kürt tarafı bu zemini değerlendirmek amacıyla birçok kez tek yanlı ateşkeşler ilan etti. Ancak imha ve inkar sisteminin firavun inadı bu ateşkeslerin sunduğu imkanlardan yararlanmaya yanaşmadı. Bildiği tek dil olan şiddet ve terör dilini kullanmakta ısrar etti. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın İmralı sürecindeki çözümleyici duruşu halkların barış için umutlanmalarına yol açsa da, ‘demokratik açılım’ sloganıyla iktidara gelen AKP iktidarı barış ve demokratik çözüm zeminini kendi iktidarını sağlamlaştırmakta kullanmayı yeğledi. Gündeme gelen İmralı görüşmelerini ve Oslo sürecini oyalama taktiği temelinde ele aldı. Başbakana göre MİT’in görevi zaten böylesi alçakça taktiklerle karşı tarafı oyalamak ve hükümete uzun nefes alacağı bir zaman kazandırmaktı.
Erdoğan protokolleri geri çevirdi
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın bu görüşmeler sürecinde hazırladığı protokollerde ortaya koyduğu çözüm programı Erdoğan’ın onayı ile görüşmelere katılan Türk heyeti tarafından da kabul görmüştü. Ancak Başbakan Erdoğan önüne konulan protokolleri geri çevirdi. Yani savaşın yeniden başlaması için düğmeye basan bizzat Erdoğan’ın kendisi ve başında bulunduğu AKP Hükümeti oldu. Kasımpaşalı Başbakan Kürt tarafının barışçıl demokratik çözümde kararlı ve ısrarlı duruşunu bir zaaf saydı ve bu zaaftan yararlanmak için topyekûn bir imha sürecini başlattı. ‘General kış’ı da arkasına alarak kış mevsiminde operasyonlara hız verdi. Bu operasyonlarda gerillaya büyük kayıplar verdirmek için ordunun en iyi eğitilmiş güçlerini seferber etti.
Protokollerin reddi İmralı üzerindeki kesintisiz tecrit ve işkencenin de başlangıcı oldu. Bundan böyle Önder Öcalan’ın ailesi ve avukatlarıyla görüşmesi engellendi. Avukatlarının neredeyse tümü tutuklandı. Kürt halkı üzerinde Cumhuriyet tarihinin en ağır terörü uygulandı. Binlerce Kürt siyasetçi, aydın ve gazeteci tutuklanıp hapse atıldı. Sözcüğün gerçek anlamında bir siyasi soykırım harekatı geliştirildi. Roboskî’de otuz dört masum Kürt insanı hava saldırılarıyla katledilerek Kürtlere gözdağı verilmek istendi. Yeni ‘Takriri Sükun Kanunları’ ve eskinin İstiklal Mahkemeleri türünden mahkemeler devreye sokuldu. Ne var ki bütün bunlar AKP Hükümetine güç katmak yerine onun faşist Türkçü karakterini tüm dünyanın gözleri önüne serdi. Bu hükümet de kendisinden öncekiler gibi Kürdistan’da sadece çıplak zorla ayakta durabilen bir konuma düştü.
AKP’nin özel ordusu da hezimete uğruyor
Şimdi 15 Ağustos Atılımı’nın yeni bir evresini yaşıyoruz. Yeşil Türkçü AKP faşizminin barışçıl demokratik çözüm seçeneğini reddetmesi üzerine, Kürt tarafı devrimci halk savaşı yöntemiyle Kürdistan’ı özgürleştirmeye ve demokratik toplum projesini kendi özgücüyle hayata geçirmeye çalışıyor. Kürt gerillası çok daha yaratıcı savaş yöntemleriyle işgalci güçleri etkisizleştirme ve ele geçirdiği mevzileri tahkim etme çabasına yöneliyor. Gerilla belki de tarihinde ilk kez kendi gerçek potansiyelini açığa vurma konumunu yakalıyor. Sömürgeci ordu ağır darbeler alıyor. AKP’nin örgütlemeye çalıştığı özel ordu gerilla güçleri karşısında hezimete uğruyor. Bu paralı ordunun AKP’nin derdine derman olamayacağı hem de çok erkenden kanıtlanıyor. Özel ordunun kayıpları kamuoyundan gizleniyor. Bu gizlilik büyük ihtimalle özel orduya katılanların imzaladıkları sözleşmenin de gereği oluyor. Ağır sansür ve bu temelde kayıpların gizlenmesi sadece ve sadece sömürgeci egemenliğin yitirmeye mahkûm olduğunu gösteriyor.
Eskiden sömürgeci devletler arasında Kürt gerçeğini tasfiye etme konusunda neredeyse tam bir birlik vardı. Bağdat Paktı ve CENTO gibi oluşumlar bu amaçla teşkil edilmişti. Ancak bugün sömürgeci devletler arasındaki bu işbirliği önemli ölçüde bitmiştir. Türkiye bir başka sömürgeci devlet olan Suriye’ye savaş açmış durumdadır. Irak’ta Sünni ittifakını birleştirip mevcut hükümetin karşısına dikmeye çalışıyor. Irak Hükümetinin içişlerine karışmaması doğrultusundaki uyarılarına “ABD’ye gelince şapır şupur, bana gelince mi yarabbi şükür” anlamına gelebilecek bayağı cevaplar veriyor. Yine İran’a karşı olası bir müdahaleye ev sahipliği yapmak için hazırlıklarını derinleştiriyor. Bölge halkları da Türkiye’nin NATO ve ABD’nin taşeronu olarak hareket ettiğini iyi görüyorlar. Dolayısıyla Türkiye bölgede sadece bir yalnızlığı yaşamıyor, birçok gücün düşmanlığını kazanıyor.
Özgür Ortadoğu’nun temelleri atılıyor
Buna karşılık Kürtlerin durumu Türkiye’nin tam tersini gösteriyor. Kuzey Kürdistan’daki direniş yine her yönüyle Kürdistan’ın diğer parçalarındaki halkımıza ışık tutmaya devam ediyor. Bu parçadaki mücadele demokratik ulusu inşa etme aşamasındadır. Görünürde savaş hali hakim olsa ve negatif eylemlilik esası oluşturur gibi görünse de, belirleyici olan pozitif eylemliliktir. Meşru savunma savaşı aslında demokratik toplumun inşasına yöneltilecek saldırıları savuşturmakla yükümlüdür. Kürt toplumunun kendi özyönetimini kurması için sömürgeci egemenliğin tümden yıkılmasını beklemesi kesinlikle yanlış olacaktır. Demokratik toplum sistemi esas olarak pozitif eylemliliğe dayanan bir sistemdir, sistemin içinden devletçi sisteme karşı direniş temelinde inşa edilen bir sistemdir. Burada önemli olan toplumun devletçi sistemin dışına çıkması ve kendi kendisini yönetir hale gelmesidir. Pratikte gerçekleşen veya gerçekleşmesi gereken bu oluyor.
Batı Kürdistan’da halkımız kendi yönetimini kendi yönetimini eline almıştır ve Demokratik Özerklik sistemini inşa etme çabası içinde bulunuyor. Halkımızın bu duruşu geleceğin özgür Suriye’sinin nasıl şekilleneceğine de ışık tutuyor. Tüm tehditlere rağmen bu parçadaki halkımızın sistemin istemleri doğrultusunda hareket etmemesi ve bağımsız kimliğini koruması bölge halklarına büyük güven veriyor ve takdirlerini topluyor. Bu anlamda Kürtler bölgenin karmaşık sorunlarının çözümünde halklar seçeneğine açıklık getiriyor, halkların eşitliği ve özgürlüğü üzerinde yükselecek yeni Ortadoğu’nun temellerini atıyor.
Kürtlerin özgürlüklerini kazanmalarında en önemli rolü Kürt ulusal birliğinin oynayacağı açıktır. Bu nedenle tüm Kürt grup ve örgütlerinin ulusal birlik için yoğun çaba harcamaları gerekiyor. Özellikle sömürgeci Türk devleti bu doğrultudaki girişimleri sabote etmek için her yolu deniyor. Ulusal birliğin yaratılmasında motor güç halkın bu konuda göstereceği kararlılıktır. Halkımızın birliğe yan çizenleri ve sömürgecilerin tehdit ve şantajlarına boyun eğen güçleri tecrit etmesi başarı için öncelikli koşuldur. Mevcut durumda Kürtlerin özgürlüklerini kazanmalarının önünde kendilerinden başka bir engel yoktur. Önder Öcalan’ın deyişiyle yeter ki biraz toplumsal namus, biraz aşk, biraz da akıl olsun, o zaman başarı kesindir.
15 Ağustos Atılımının 29. yılında Kürt halkı nihai zafere doğru yürüyor.