Duvar insan yaşamında sadece somut bir olgu değildir. Yaşamımızı etkileyen ama görünmeyen duvarlar vardır. Ve bu duvarlar mahkumiyetimiz olur çoğu zaman. Bu mahkumluk ise yaşamı farklı yanlarıyla görmemizi engeller. Öyle ki kendi duvarlarımıza çarparak yaşarız ve eğer yıkmayı başaramıyorsak bu bir kısır döngü oluşturur. Aynı yöntemlerden farklı sonuç bekleme gafleti içinde kendi duvarlarımızın altında kalırız.

Siyasal düzlemde de olay bundan farklı değildir. Defalarca denenmiş, ancak sonuç almamış yöntemler son tahlilde mimarının bitişiyle sonuçlanmaktadır.
Berlin Duvarı böyle bir hikayedir. Doğu Almanya vatandaşlarının Batı Almanya’ya kaçmasını önlemek için 13 Ağustos 1961 yılında Doğu Almanya Meclisi'nin kararı ile 46 Km uzunluğundaki Berlin duvarını yapmaya başlamıştır. 2. Dünya Savaşı'nı kaybeden Almanya Batılı güçlerle Sovyetler arasında bölündü. Batılı işgal kuvvetleri, Sovyetlere karşı Almanya'yı tekrar inşaya girişip komünizme karşı karakol kurmayı amaçladı. Sovyetler de bu girişime karşı Doğu Almanya'da yeni bir rejim kurmaya girişti. Doğu ve Batı Almanya arasındaki sınır 1952'de çizilmişti zaten. Batı'ya kaçışı engelleyemeyen Doğu Almanya rejimi bunun üzerine bu kaçışları engelleyici bir duvar örme kararı aldı. 1961’de yapılan duvar kaçışları engelleyememiştir. Onlarca insanın ölümüne sebep olan duvar 9 Kasım 1989’da yıkıldı.
Tarihe ‘utanç duvarı’ olarak geçen Berlin Duvarı’nın yıkılışı ardından çöken Doğu Almanya rejimi ve Sovyet sistemi toplumsal ihtiyaçları karşılayarak demokratik yapıları geliştirmek yerine duvarlarla insanları engelleme girişimini sistemin yıkılışı ile ödedi. Topluma rağmen, halkın talep ve ihtiyaçlarına rağmen oluşmuş her duvar yıkılmaya mahkum olmuştur, olacaktır.  
21. yüzyılın başında insanlık ikinci bir utanç duvarıyla karşılaştı. Bu kez yer Ortadoğu’ydu. İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un 21 Şubat 2002 tarihinde Filistin ile İsrail arasında güvenliği sağlamak için ‘tampon bölge’ oluşturma yönünde alınan kabine kararını kamuoyuna açıklamasıyla gündeme gelmişti. Şaron, 3 Haziran’da temel olarak Yeşil Hattı takip edeceği öne sürülen 760 kilometrelik duvarın 110 km’lik kısmının inşasını onaylamıştı. İsrail kabinesi tarafından onaylanarak yapılan duvar, 11. yılını geride bıraktı. ‘Güvenlik duvarı’ olarak yapılan duvar İsrail-Filistin sorunu derinleştirmekten öteye rol oynamadığı gibi İsrail’i de güvenlikli kılmamıştır. Ortadoğu’da halkların birlikte yaşama kültürü güncellenmediği sürece hiçbir ülke kendini uzun vadeli güvenlikte hissetmeyecektir ve yaşanan süreç hissetmediğini doğrulamaktadır. Buna Türkiye ve bölgenin diğer ülkeleri de dahildir.
Halkları mezhepsel, etnik, inanç farklılıklarına dayanarak yıllarca çatıştıran uluslararası güçler halklara rağmen kurdukları sistemleri bütün çabalarına rağmen ayakta tutamaktadır. Ortadoğu’da son yaşanan gelişmeler bu gerçeği bir kez daha ortaya çıkarmıştır.
Yakın tarihte denenen ama sonuç almayan ‘utanç duvarı’ yapımı son olarak Kuzey Kürdistan ve Rojava sınırında uygulanmaktadır. AKP Hükümetinin başlattığı duvarın ne güvenlikle, ne insan kaçışlarıyla alakası vardır. Türk devlet yapısı ve zihniyetinin Kürtlere yaklaşımdaki algı duvarları ile ilgilidir. Esas sorun burada. Yani egemen Türk devlet zihniyetinin Kürtler ve Türkiye’de yaşayan ötekilere dönük kafasındaki duvarlar yıkılmadığı için duvara ihtiyaç duyuluyor.
Tren raylarının, tel örgülerin, sınır kapılarının; aileleri- akrabaları bölmesi yeterli olmamış ki, şimdi duvar örerek Kürtleri birbirinden koparacağına inanılıyor.
Rojava’da anaların, babaların, oğulların, kızların hayatları pahasına kurmaya ve korumaya çalıştıkları sistem tam anlamıyla halk sistemidir. Bu halk Rojava ve Kuzeyi ile bu duvarı tanımaz. Halka rağmen sınırlar oluşmuyor işte. Oluştuğu sanılan sınırlarda yaşamıyor, bu deneyimlerle sabitlenmiş bir gerçektir.
Türk devleti Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler içerisinde kendine biçtiği hiçbir misyonu yerine getirememiş yalnızlaşmıştır. Yaşamın traji-komik sahnesidir yaşananlar aslında. Kürt sorunun çözümü ile büyük kazanımlar elde etmek yerine duvarlar örerek sorunu derinleştirmek, çözümü engellemek trajik yanını oluşturuyor egemen devlet yapısının. Çünkü en sonunda iktidarın dünyayı küçümseyen yanının kurbanı olmaktan da kurtulamıyor bu oluşumlar. Egemen algı önce kendi algı duvarları altında kalıyor, sonra sınırlara diktiği duvarlar engellemek istediklerine değil kendisine engel oluyor. Acaba Rojava sınırına dikilen duvar kimi engelleyecek?