
Yirmi iki yaşındaydım Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nin kapısından içeri girdiğimde. Şırnak Tugayı’nda yeraltındaki bir sorgu merkezinde ağır bir misafirlik muamelesine tabi tutulduktan sonra tutuklanıp Diyarbakır Cezaevine gönderilmiştim. Sorgu süresince üzerime verilen ifadeleri kabul etmemiş, suçlamaları kabul ettiğime dair ifade metnini imzalamamıştım. Çıkarıldığım savcı, sorguda bana dayatılan ifadenin aynısını önüme koymuş, imzalamayı reddettiğimde beni tekrar sorgu merkezine göndermekle tehdit etmişti. Ne kadar zamandır bulunduğumu bilmediğim bu sorgu merkezinden savcılığa çıkarılınca beliren kurtulma umudu, bütün savunma mekanizmalarım çökertmişti. Yeniden o sorgu merkezine dönmektense bin yıl ceza almaya razıydım. Önüme konan ifadeyi imzaladım ve suçlamaları kabul ettim.
Şimdiden dönüp geriye baktığımda iyi ki savcılıktan serbest bırakılmamışım, iyi ki tutuklanmışım diyorum hep. Ruhumda açılan bütün yaraları, bedenimde açılan bütün gedikleri tek tek sarıp sarmaladılar, dokundular, üflediler, kabuk bağlatıp, kabukları düşürüp iyileştirdiler beni öyle dışarıya saldılar. Eğer Diyarbakır Cezaevi’nde arkadaşlarımın rehabilitasyonundan geçmeden gözaltı merkezinden direkt dışarıya bırakılmış olsaydım bir hayat boyu kendime gelmeyi, ruhu bedeni bütün kalmış bir insan olarak yaşamımı sürdürmeyi asla başaramazdım.
Cezaevine geldikten iki gün sonraydı annem ziyaretime geldiğinde. Onun öfkeyle gözlerini bana dikmiş bakmakta olduğunu hissediyordum ama ben onun yüzüne bakamıyordum. Yüzüne bakarsam ruhumdaki yaraları göreceğinden, benden ürkeceğinden ve bir daha beni ziyarete gelmeyeceğinden korkuyordum. “Seni bunca yoklukla okuttuk, büyüttük, onca emek verdik sen gidip terörist olasın, başımızı yere eğdiresin diye mi…" Tamı tamına buydu kurduğu cümle. Büyük bir kararlılık ve öfkeyle başladığı cümlesinin son sözlerini söylerken sesinin titrediğini, sözcüklerine şefkat bulaşmaya başladığını hissettiğimde başımı kaldırıp yüzüne baktım. Bana baktı, ruhuma girdi, içimde gezindi. Bütün yaralarımın başında tek tek durup gözleriyle okşadı. Yeni bir cümle kurmadı gidene kadar. Ziyaret saati bittiğinde kalkıp giderken aramızdaki tellerin arasından parmağını sokup parmağıma dokundu. “Çok şükür yaşıyorsun dedi. Üç aydır seni aramadığım delik, bakmadığım köprü altı, kapısını çalmadığım devlet adamı kalmadı. Çok şükür yaşıyorsun” dedi. Üç ay gözaltında kaldığımı bilmiyordum, o söyleyince öğrenmiştim.
Sonrası Yirmi beş yıl Kürdistan ve Türkiye’deki bütün cezaevlerini dolaştı bütün çocuklarının peşinden. Açlık grevleri, “çocuklarımı koynumdan sağ salim aldınız, sağ salim isterim” diye kapsına dayandığı karakollar, karakolların önünde itile kakıla, dayak yiye yiye bekleyişler. Yirmi beş yıl sonra Buca Cezaevine gittim ziyaretine annemin. Tutuklanma sırası ona gelmişti. Çok huzurluydu, çocukları dışarıdaydı, içeride olan kendisiydi. “Seni büyüttük besledik ki terörist mi olasın anne” dedim. Bana gülümsedi. Yirmi beş yıldan sonra ilk defa birbirimizin gözünün içine bakarak konuşuyorduk.
Annem gibi olan onlarca, yüzlerce anne tanıdım. Onları kameramla kaydettim, bazen eylemlerine destek verdim, bazen çocuklarını ellerinden söküp alanların üzerine cesaretle yürüyüşlerine dahil olmaktan korkarak kenardan izledim onları. Annemden biliyorum, onlar sadece kendi çocukları için değil, dünyanın bütün çocukları için direndiler, ağladılar, mücadele ettiler. Dünyada tek bir çocuk dahi ölmesin diye. Anneliğin, evlat acısının, evlat özleminin, devletin planlı programlı kirli tezgahının bir parçası haline gelmesi ne kadar üzücü, ne kadar ağrı verici, ne kadar yıkıcı bir şey. Benim annem, bizim annelerimiz mutlaka o annelerin yanına gitmeli, onların ellerine dokunmalı, daha fazla kirletilmelerine izin vermemeli.