Bir fotoğrafın kokusu

6 Haziran 2022 Pazartesi - 06:18

  • 2000’den sonrası sanki aynı; oysa 22 yıl geçmiş. 70’ler, 80’ler ve 90’lar arasındaki fark 10’ar yıl. O 10 yıl ile şimdiki 10 yıl aynı değil ama. 

İBRAHİM BULAK

 

2000’e girerken herkesin dilinde bir ‘milenyum’.  Tabii bu kendiliğinden oluşmuyor, sabah akşam bundan bahseden bir medya var. Kürtlerin ise 15 Şubat yarası hâlâ taze; PKK ve Öcalan öncülüğünde yürüyen Kürt ulusal mücadelesinin nereye evrileceği sorusu akıllarda net bir cevap bulmuş değil. Uğursuz günlerin ardından gelen endişeli bir bekleyiş hâli.… Artık ‘çözümleler’ değil ‘savunmalar’ revaçta. ‘Görüşme notları’ ile yeni konular, kavramlar, isimler, tartışmalar.… Mitolojik kitaplar setler hâlinde alınıyor. Yeni dernekler, çıkan dergiler, HADEP’li belediyeler, festivaller, AB Kriterleri… Türk gazetecilerin, yazarların ‘bölgeye gezileri’ ve ‘bölgeden notlar’ı, onları karşılayan siyasetçilerin ve belediye başkanlarının onları memnun etme telaşı… Binalar yükseliyor, Diyarbakırspor Birinci Lig’e çıkıyor.… Kantinlerde ’katılım’ öyküleri dinleyen gençler, Canlı Kalkanlar,  Amed Serhildanı, ateşkes, ’Oremarê bilind e’…

2000’den sonrası sanki aynı; oysa 22 yıl geçmiş. 70’ler, 80’ler ve 90’lar arasındaki fark 10’ar yıl. O 10 yıl ile şimdiki 10 yıl aynı değil ama. Şimdi mesela, 10 yıl öncesi bir ’tık’ kadar yakın. İnternette karşılaştığımız herhangi bir içerikte tarihi belirten rakamlar bulunur. Zaman algısı da değişti teknolojiyle beraber. Yine de 70’lerin öyküsü hâlâ diri, 80’ler üzerine epey şey yazıldı, 90’lar artık hatırlanınca insana yaşlandığını hissettiren bir nostalji. 2000 sonrası ise öyküsü olmayan bir kesit. Özellikle 90’lar üzerine söylemin alıcısının çok olmasının sebebi; Türk resmî ideolojisinin o yıllara dair olarak kısmen kabulcü olması. 90’lar, devletin bile ‘hukuk dışı’lığını kabul ettiği için üzerine konuşmak çok zor değil, görece ‘risksiz bir alan’. AKP de meşruiyetini inşaa ederken 90’lar söyleminden oldukça faydalandı. Aynı şekilde piyasaya uygun bir mağduriyet anlatısı oluşturmak için de müsait bir alan. Görünen o ki 2000 sonrası, devam eden bir mücadelenin düzleminde olduğu için bir sonraki iktidar, öncekinin ‘hukuk dışı’lığını kabul etmeyene kadar bir söylemi de anlatısı da olmayacak.

80 ve 90’ların çocuk şahitleri, sonraki dönemin emektarları oldu, ürettikleri ile bu halkı mutlu etmeye çalıştılar, bunu murat ettiler. Cafer Yıldız bunlardan biriydi. Geçenlerde tesadüfen arşivde bir fotoğrafını buldum: Çizgili, kısa kollu gömleğinin cebinde uçlu kalemini taşıyordu. Onu tanıdığım hâliyle, öğrencilik yıllarından bir fotoğrafı. Muhtemelen ya derse girecek ya da dersten çıkıp derneğe gelmiş. Bazı fotoğrafların kokusu varmış demek. Bu fotoğrafa iyice bakınca koktu: Öğrenci derneğinin havasız kalmış, bir yandan çay bir yandan ter kokan salonunun kokusu. Fotoğrafı da Musa Aşkara çekmiş. O zamanki DİHA’nın muhabiri Musa Aşkara, Siirt’te hem gazete dağıtımcısı hem de muhabirdi. Nerdeyse her gün polis şiddetine maruz kalan Musa da son olarak hapse düşmemek için göç yollarına düşmüş. Çocuk yaşta başladığı gazetecilik hayatında ödülü de bulunan Musa, şimdi İtalya’nın bir kentinde dönercilik yapıyor. O fotoğraftaki Cafer yaşamıyor artık. Benden birkaç yaş büyüktü, şimdi ben ondan birkaç yıl daha yaşlıyım. Bunu düşününce insan biraz tuhaf oluyor. Şimdi ondan yaşça büyük olduğumdandır herhâlde, bir ara düşündüm; dedim, ‘Belki de ben onu tanıdığım yaşlarda gençtim, onu kafamda büyütmüşüm.’ Biraz kafamı kurcaladı bu soru. O yaştaki ben ile şimdiki ben arasında gidip geldim. Sonra, ‘Yok, o gerçekten de büyük bir insandı’ dedim. Evet, o 2000 sonrasının yani öyküsü olmayan zamanların efsane devrimcilerindendi. Abarttığımı sanabilir bazıları ama onu tanıyanların bana hak vereceğini biliyorum. Medyatik olmayan, perde arkasında duran, mücadeleye ayırmadığı zamanı kayıp sayan emektarlardandı o.