
33 yılllık destan -1-
Kürt toplumsal yapısında bu kadar derin değişimler yaratan ve kendini inkar eden ve egemen devletler tarafından dört parçaya bölünmüş bir halktan nasıl demokratik uluslaşmaya giden bir halk yaratıldı? PKK içinde doğduğu şartlarda Kürtler nasıl bir siyasal yapıya sahipti? Egemen devletlerin Kürt politikası nasıldı? PKK dışındaki Kürt örgütlerin durumları neydi? Kürt örgütlerinin neden ortak bir politikası yoktu? Daha yeni bir örgüt olmasına karşın neden bu kadar taban buldu? Neden devrimci şiddete başvurdu? Neden “Birleşik demokratik sosyalist Kürdistan” hedeflendi? Bugün PKK’nin ortaya çıkarttığı değerlere neden saldırılmaktadır? Bu dosyamızda bu sorulara cevaplar bulmaya çalışacağız.
1970 yılları Kürdistan’ın bir taraftan Türk devleti, diğer taraftan İran, Irak ve Suriye devletleri tarafından askeri zora dayalı sömürgeciliklerini tamamlandığı, siyasal, sosyal ve kültürel sömürüde de kendileri açısında ciddi başarılar kazandıkları bir tarihti. Türk devleti Dersim Katliamı ve Ağrı İsyanı’ndan sonra o dönemin gazete manşetlerinde de olduğu gibi, Kürt ve Kürdistan adına ne varsa mezara gömülmüştü. Kürtlük artık itibar edilen bir kimlik olmaktan çoktan çıkmış, Türkleşmeye, Farslaşmaya ve Araplaşmaya hızlı bir kayış vardır. Irak devletine karşı Kürtlerin, Güney Kürdistan merkezli bir başkaldırısı olsa da, bu çıkış bölgesel olmayı aşamamaktadır. 1975’te Irak ve İran devletleri ile uluslararası güçlerin desteğiyle Cezayir’de yapılan ve tarihe Cezayir Anlaşması olarak geçen anlaşmayla bitmiştir.
Çayan, Gezmiş ve Kaypakaya’nın etkisi
Kürt aydınlanması yılları olarak da değerlendirilebilecek bu dönemler aynı zamanda yoksul Kürt gençlerinin yüksek okullarda okuma koşullarının olduğu dönemlerdir. Kürt gençlerinin bir kısmı Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nda (DDKO) bir araya gelirken, diğer bir kısmı ise Türk sol örgütleri olan Dev-Genç, THKP-C, THKO, TKP/ML-TİKKO örgütleri içinde yer almaktadırlar. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, son yaptığı değerlendirmelerinde o yılları şöyle tanımlamaktadır: “Hem Kürt hem de Türk devrimci gençlik hareketleri ortamındaydım. Bu hareketlerden etkilendiğim açıktır. DDKO ve Dev-Gençli yıllarda bu oluşumların sempatizanı olmak az etkili bir olay değildi. THKP-C, THKO, TKP/ML-TİKKO isimlerini duymuş, önderlerinin yiğitçe şahadetlerine tanık olmuştum. THKP-C Önderi Mahir Çayan’ın önce Hüseyin Cevahir’le Maltepe’de direnişi, ardından cezaevinden kaçışı ve on yoldaşıyla Kızıldere’de şahadete erişleri oldukça etkileyiciydi. İlk boykot eylemine önderlik edecek kadar üzerimde etki bırakmıştı. THKO Önderi Deniz Gezmiş ve iki yoldaşının idama götürülüşlerini görmüştüm. TİKKO Önderi İbrahim Kaypakaya’nın aynı dönemde Diyarbakır Zindanı’ndaki şahadeti de etkileyiciydi.”
Kuzey Kürdistan’daki Kürt aydınlanması iki yönlü bir gelişim göstermekteydi. Bir yandan DDKO bünyesinde özellikle Kürt aristokrasisinin çocuklarından oluşan grup etkili olmaya çalışırken, diğer yandan Kürt gençleri Türk sol örgütlerinde arayışlar içindeydi. Her iki grup üzerinde etkili olan ise reel sosyalizmin oluşturduğu bakış açısıydı. Kürtler için zaten hak talebinde bulunmak, egemen olan Kapitalist bakış açısıyla mümkün değildi. Kürdistan’ı sömüren devletler kapitalist sistem içinde Kürtlerin inkarı temelinde kendilerine yer bulmuşlardı. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Sykes-picot (1916) ve Lozan antlaşmalarıyla sonuçlanan ve Kürtlerin inkarı üzerinde kurulan bu sisteme dayanarak Kürtlerin kendi haklarını aramasının dayanakları yoktu.
Asimilasyonla Kürt soykırımını meşrulaştırmak
Kuzey Kürdistan’da tarih 1970’leri gösterdiğinde Türk devleti tarafından uygulanan katliamlar ve asimilasyon beli sonuçlar elde etmiş, Kürt ve Kürdistan’a dair ne varsa suç kapsamındaydı. DDKO’da bir araya gelen ve daha sonra farklı örgütler olarak örgütlenen bu yapıların temel dayanağı devlet neden “Kürtlerin yaşadığı yerlere hizmet götürmüyor” üzerine şekillenmişti. Bu örgütlerin o dönemki yazılı metinlerinde, Kürdistan’a dair bir tanıma rastlanmamaktadır. Bu durumun farklı nedenleri olsa da, Kürt egemenlerinde oluşturulan irade kırılmasının ve egemen devletlere işbirlikçiliğin etkileri çok fazla olmaktadır. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, bu konuları şöyle değerlendirmektedir: “Gerek hegemonik sistemin baş aktörleri (İngiltere, ABD, Almanya vb.) gerekse işbirlikçi unsurları (bölgesel beyaz faşist rejimler, komprador kapitalizmi ve çevreyi yok eden döküntü sanayiler) hesaplarını Kürdistan’ın parçalanması, parça parça kalması, her parçası üzerinde Kürt ulusal varlığını ya tümüyle asimilasyon ve soykırımdan geçirmeye veya tamamlayıcı nitelikte uygulamalar olan yapay Kürtçü oluşumlarla egemenlik altında tutmaya dayandırmaktadır. Hegemonik sistemin Kürtlük adına ortaya çıkardığı her parça ve her parçadaki yapay, sahte ve saptırılmış Kürtlük maske olarak işbirlikçi unsurların rolü, esas olarak asimilasyon yoluyla uzun sürece yayılmış kültürel Kürt soykırımını meşrulaştırmaktır.”
Kürdistan’ı egemenliklerinde bulunduran devletler, Kürtleri siyasal, ulusal ve kültürel olarak yok saymayı meşru görmekteydi. Bu ağır asimilasyon ve fiziki soykırıma karşı ne Sovyet sisteminden, ne de Batı sisteminden her hangi bir tepki gelişmemekle birlikte, bu politikaları meşru görülerek desteklenmekteydi. Bugün ABD eksenli sistem Güney Kürdistan’da oluşan Federal Kürt Bölgesi’ne destek vermesine karşın, diğer parçalardaki Kürtlerin haklarını görmezlikten gelmektedir. Başta ABD, İngiltere ve Avrupa devletleri, buna Sovyetleri de ekleyebiliriz, Kürtleri yok olması gereken bir halk olarak gördüklerini, Kürdistan’ı egemenlikleri altına tutan devletlere verdikleri destekle göstermişlerdi.
Kürdistan’ı egemenlikleri altında tutan Türk, Arap ve Fars devletlerin politikalarını da burada irdelemekte yarar var. Ulus devlet olarak oluşturulan bu devletler temel ideolojilerini milliyetçilikten almaktadır. İngiliz ve Fransız mandaları olan Suriye ve Irak devletleri sömürgeci ülkelerin çıkarları doğrultusunda katı Arap milliyetçiliği temelinde yaratılmışlardı. 1921 Kars Antlaşması’yla İran ve Türkiye arasında siyasi sınırlar oluşturulmakta ve 1926’daki Lozan Antlaşması’ndan bu yana Kürdistan Türkiye, İran, Irak ve Suriye devletler tarafından ortak politikalar doğrultusunda yönetilmiştir. Bu devletler öncelikle Kürdistan’ı askeri olarak işgal etmiş, Kürtlerin iradesini kırarak, asimile etmeyi amaçlamışlardı.
Türkiye, İran, Suriye ve Irak’ın Kürt politikası
Türk devleti Kürtleri “Kart-kurt” diyerek dağ Türk’ü olarak tanımlarken, Kürtlere ait ne kadar folklorik tema varsa Türk diye lanse edilmişti. İran Şahlığı aynı ırktan olmadan kaynaklı olarak aynılaştırmayı esas almaktaydı. Suriye devleti, Kürtleri mülteci olarak görmeyi tercih etmiş ve Arap Kemeri adı altında Güney Batı Kürdistan’ı Araplaştırma politikası izlemişti. Irak ise soykırıma varan politikaları tercih etmiş, ama Kürtleri kültürel açıdan kısmi yer açmak zorunda kalmıştır. Ortak politikalarında özellikle İran Şahlığı ile Türk devleti arasındaki Kürt karşıtı politikalar çok daha açıktır. Bu konuda Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, şöyle bir belirleme yapmaktadır: “Beyaz Türk faşizmi ile Rıza Pehlevi faşizmi arasında 1937’de Sadabad Paktı adıyla varılan anlaşma, özünde Kasr-ı Şirin Antlaşması’nın çağdaş biçimi olup, Kürt bölünmesini derinleştirme ve özgürlük hareketini ortaklaşa tasfiye etme amaçlıdır.” Türkiye Cumhuriyeti tek millet, tek dil, tek kültür anlayışıyla hareket etmiş, bütün politikalarını Kürdistan toplumunu zorla, baskıyla, asimilasyonla Türkleştirerek, Kürdistan’ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı getirme çabası içinde olmuştur.
Türk, Arap, Fars milli devletleri egemenlikleri altındaki diğer halklara tek yol bırakılmaktaydı, ya soykırıma varan katliamlarla yok olacaklardı, ya da Türk, Arap, Fars ulus devletleri için asimile olacaklardı. Diğer halklara olduğu gibi Kürtler içinde başka seçenek tanınmamıştı. Ulus devlet için yaratımı için her yol mubah olarak görülmüştü. Bugün bu devletler “Kürtler niye yok olmadılar” diye sormaktadırlar. Fiziki olarak yok edilmeyecek bir nüfusa sahip olan Kürtler, niye asimile olmadılar ve bunu neden başaramadıklarının sorumlularını aramaktadırlar. En temel etken olarak da binlerce yıllık yerleşik yaşam kültü ve buna dayalı olarak gelişen kültürü görmek önemli olacaktır. Burada Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yaptığı son değerlendirmelerden kısa bir alıntı yapmak konuya daha fazla açıklık getirecektir: “Neolitik kültür dönemini Proto Kürtlerin muhteşem çağı olarak yorumlamıştım. Kapitalist moderniteye kadar merkezî uygarlık sisteminde Proto Kürtlerden kavimsel olarak güçlü bir Kürt gerçekliği çıkış yapmıştı. İlkçağın aşiret ve kabile federasyonlarından imparatorluk deneyimlerine kadar politik yönetimlerle tanışan komüniteler, özellikle Zerdüştik inanç sistemiyle halklaşma formunu yakalamışlardı. Kürt ilkel formları dönemine göre artçı değil, öncül konumundaydı.”
Apocuların grup dönemi: Kürdistan sömürgedir
Bu yıllarda Kürtler ve Kürdistan’a dair tanımlamalar daha çok “Kürtler var mıdır? Kürdistan denilen coğrafya neresi?” üzerinde şekillenmektedir. Bu dönemin Kürt örgütleri içinde bu tartışmaları aşan, Kürdistan’ın statüsüne bir tanımlamalar yapılmamaktadır. Kürtler üzerine daha çok Rus, Alman ve İngiliz tarihçilerin araştırmaları temel alınmaktadır. Apocu Hareket’in grup dönemine ilişkin olarak Kürt Halk Önderi şu vurguyu yapmaktadır: “1973 Newroz’unda ilk grup toplantısına sunduğum ve bana göre o günlerde bir sır gibi saklanması gereken kavram ‘Kürdistan’ın bir sömürge olduğu’ gerçeğiydi. Bu dönemde işbirlikçi asimilasyonist eğilimin iki önde gelen grubunun temsilcileri olan Kemal Burkay ve Mümtaz Kotan da bu kavramı kullandıklarını idea etseler de, bunun doğru olmadığı kanısındayım. Öyle olsaydı kavramı sır gibi saklama gereği duymazdım. Daha sonra Kürtlere ilişkin tartışmalar ‘Sömürge Kürdistan’ kavramı üzerinden gelişmeye başladı.”
Türk sol partileri ise Kürdistan’ın içinde bulunduğu durumu değerlendirmek istememek, Türkiye içinde bulunduğu ele almakta ve “Türkiye sömürgedir, yarı sömürgedir. Sömürgenin sömürgesi olmaz” minvalinde tanımlamalar yapmaktadırlar. Bu tanımlamalar içinde Kürtlerin sorunlarını çözmeye yönelik bir politikanın olmayacağı görülmüştü. Apocu Hareket, Türk solunun bu yaklaşımını eleştirmiş ve Kürdistan’ın sömürge olduğu, kurtuluş ve özgürlük dışında bir yaklaşımın sorunu çözemeyeceğini ortaya koymuştur. Bu yaklaşım PKK’nin ortaya çıkış zemini olmaktaydı.
PKK’nin kuruluşu
Partiya Karkerên Kurdistan (PKK) adıyla Apocu Hareket’in partileşmesi, Kürtler açısından yeni bir dönemi ifade eder. İlk defa Kürdistan’a dair “Sömürgedir” diyen yoksul Kürt ve Türk gençlerinin ortak bir örgütü kurulmaktaydı. Bu konuda Kürt Halk Önderi, şöyle bir belirleme yapmaktadır: “Haki Karer’in anısına hazırlanan Parti Programı temelinde 1978 Kasım sonlarında Diyarbakır’ın Fis Köyü’nde dört gün süren kurucu kongre niteliğindeki 22 kişilik toplantımız, dönülmez yolun önemli bir başka kilometre taşıydı. PKK olarak adlandırılma ve ilan edilme aslında bir dönemin sonuydu. Hem dünya ve Türkiye koşullarında, hem de grup pratiğinde yapılması gerekenler esas olarak yerine getirilmişti. Burada devrimci tarz önemlidir. Mevcut objektif koşullardan anlaşılması gereken, kent, sınıf ve ulus-devletin bağrında karker sınıf adına çıkışı gerçekleştirmekti. Teori ve pratik seviye buna denk geldi. Benzer birçok grup vardı. Ama hiçbiri bizim grubumuz kadar komple bir devrimciliği kendisinde somutlaştıramamıştı. Bu yüzden askeri darbe karşısında hazırlıksız yakalanacaklardı.”
Kürtlerin ve Türklerin ortak partisi olarak PKK dünyadaki ulusal kurtuluş hareketlerinden etkilenmiş, ideolojik alt yapısını da sosyalizmden almıştı. Bu dönemde sosyalizm ulusal kurtuluş mücadelesi veren halkların temel düşünce dayanağıdır. Kürtler bir halk-ulus ise, “ulusların kendi kaderini tayin hakkı vardır” sözü bu dönem mücadele eden örgütlerin temel dayanağıdır. Bunun dışında hiçbir politikanın, Kürdistan koşullarında soykırımı durdurma şansı görülmüyordu. Sosyalist devlet kurmak ve kurtuluşu, özgürlüğü devlet kurmakla ancak yakalanabileceği PKK’nin de temel yaklaşımıydı. O dönemin zihniyetine ilişkin olarak Kürt Halk Önderi Öcalan, şöyle bir belirleme yapmaktadır: “Kuruluş aşamasında devletçi ideoloji ile demokratik toplumcu ideoloji arasında ayrım yapacak yetenek ve güçte değildik. Ders alınacak doğru bir örnek olmadığı gibi, tarihsel tecrübeyi doğru yorumlayacak bilgi birikimine ve teorik kapasiteye de sahip değildik. Sömürge Kürdistan kavramına dayalı eklektik ulusal kurtuluş teorisinin pratik gerekleri belliydi. Afrika’da neredeyse her gün tekrarlanan ulusal kurtuluş savaşları ve sonrasında ilan edilen bağımsız devletler, Kürt ulusal sorununun çözümünde de başkaca hiçbir teoriye ve pratiğe ihtiyaç duymaksızın içine girilecek yolu yeterince açıklıyordu. Genel kurtuluş teorisine fazla dalmadan, ulusal kurtuluş pratiklerini ince-lemek yeterli geliyordu. Ayrıca bahsettiğimiz büyük ustalardan (Lenin, Stalin) aldığımız icazet, gerekli olan tüm teorik gıdayı ve pratik kalıpları sunuyordu. Geriye bu ideolojik oluşumun gruplaşmasını hızla tamamlamak ve kitleye mal etmek kalıyordu. Öyle de yapıldı.”
PKK kuruluşunda, Kürdistan ve sömürgeci devletlerin durumunu değerlendirmiş ve şöyle tanımlamalara gitmiştir: “Kürdistan dört parçaya bölünmüş bir ülkedir, her parçadaki devlet Kürdistan’ı kendi yayılma alanı olarak görmekte ve buna uygun askeri, siyasi, kültürel politikalarla ya fiziki soykırıma varan katliamlarla ya da asimilasyon politikalarıyla, uluslararası güçlerin desteğiyle halk olarak Kürtlerin varlığını yok etmeye çalışmaktadır. Bu politikalara karşı Kürtler 1800’lerin başından bu yana hep isyan halinde olmuş ve varlığını korumaya çalışmıştı.” Kuzey Kürdistan’daki Kürtler Şeyh Sait İsyanı ve sonrasında gelişen Dersim Katliamı’yla iradi olarak sindirilmişti. Bundan sonra Türk devletinin “tek devlet, tek millet, tek dil” üzerinden var ettiği politikalar devreye girmişti. Bu da Kürdistan’ın baştan sona işgali ve Kürtlerin Türk ulusu içinde asimile edilmesi anlamına geliyordu. Kültürel, sosyal, siyasi ve ekonomik soykırım politikaları Kürt halkı gibi Ortadoğu’nun en kadim halkını varlık sorunuyla karşı getirmişti. Partiya Karkerên Kurdistan’ın çıkışında bu soruna yönelmişti.
Haki Karer kimdir?
1950 yılında Ordu’nun Ulubey’de ilçesinde dünyaya gelen Haki Karer, ilk, orta ve liseyi Ordu’da okudu. Üniversiteye Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde başladı. 1970 sonrası gelişen devrimci gençlik hareketinde etkilenen Haki Karer, kısa sürede devrimci düşünceleri benimsedi. Aynı süreçte Kemal Pir ve Abdullah Öcalan ile tanıştı. 1973te ADYÖD’te organizatör düzeyinde sorumluk üstlendi. 1976 Dikmen toplantısında alınan Kürdistan’a dönüş kararıyla birlikte önce Batman’a daha sonra Dilok’a (Antep) gitti. Dilok’ta başarılı bir pratik sergileyen Karer, MİTin kontrolünde kurulmuş olan “Sterka Sor” adlı kontra örgüt devreye sokularak, Haki Karer, Alaattin Kapan adlı unsurla tartışmaya davet edildi. Randevu Mayıs ayının 18’inde Dilok’un bir kahvehanesinde gerçekleşti. Hazırlanan bu çirkin tuzak sonucunda, 18 Mayıs 1977’de Haki Karer katledildi.
Öcalan daha sonra Haki Karer için o dönem şu değerlendirmeyi yapar: “Kürdistan devriminin gereğini kavradığı andan itibaren üniversitenin son sınıfını terk edip yatağını sırtladığı gibi, hiç tanımadığı ülkemize yönelmekte tereddüt etmedi. Beş kuruşu olmadığı zaman hamallık yaparak mücadeleyi yürüttüğü günler az değildir. Kendisini yakından tanıyanlar en yırtık elbiseleri kendisinin giydiğini, aylarca tek öğün basit bir kahvaltıyla yaşadığını unutmazlar. Tüm olumsuzlukların aşılması için çevresine bir esin kaynağıydı. Yanında bulunanlar zamanın nasıl geçtiğini fark etmezlerdi. Onunla her zaman birlikte yaşamaya can atarlardı.” DEVAM EDECEK
AZİZ KÖYLÜOÐLU