Berlin'deyiz. Salon 15 Mart 1921'de Talat Paşa'nın öldürüldüğü Kant Caddesi'nden yakinen iki kilometre uzakta.

Konuşmacı olarak beklenen ve ilk kez dinleyeceğim kişi ise, vakti zamanında Berlin'den ayrılıp Tiflis'e giden ve orada 22 Temmuz 1922'de Ermeni Komitacılar tarafından öldürülen Cemal Paşa'nın torunu gazeteci Hasan Cemal.
Kaleme aldığı "DELİLA Bir Genç Kadın Gerilla'nın Dağ Günlükleri" kitabının öyküsünü, bir yerde Delila'yı anlatacak.
Sahneye davet edilmeden önce, bir şarkı benim de hislerimi başka diyarlara götürüyor:
"Şafakta gözlerini kapattı...
Neden kış vakti bizi yalnız bıraktı,
ne yaptıysa göremedi yoldaşlarını.
İşte geldi bahar,
Güzel yüzlü özgür kadınlar yolculuk nereye?"
Sonra Hasan Cemal başlıyor anlatmaya.
O Kürtler'i, Kürt sorununu insanları dinleyerek anladığını söylüyor.
Ben de Hasan Cemal'i dinleyerek, onun, Delila'nın günlüklerini yayınlamadaki jestini anlamaya çalışıyorum.
Karşımdaki adam, alçak gönüllü; 70'ine geldikten sonra, bir kez daha öğrendiğini belirtiyor.
Salondakiler, sempati/kuşku karışımı bir duyarlılıkla dinlemeye koyuluyorlar.
Hasan Cemal, sorular ne kadar kritik virajlar alıyorlarsa da, tercübeli bir gazeteci; daha da rafine bir viraj alarak, soruyu soranları solluyor.
Mütevazi, alçak gönüllü.
Çehresini karartmıyor. Yüzünde açılan güller ortasında, Delila'nın gülücüğü duruyor.
İlk algım şu:
Delila'dan, öğrenen ve "Türk Büyükleri" silsilesinden gelen böylesi bir Zat‘ın Gerilla tarihine endeksli bir "öğreti"nin önünde saygıyla eğilmesini, kelimenin tam anlamıyla, forslu bir çıkış olarak algılıyorum.
Bunu İnternet'de "Hasan Cemal Kürt dostuysa, o zaman ben uzaylıyım" satırlarını okuduktan sonra algılıyorum.
Hasan Cemal, anadilde eğitim ve barışın kalıcı olmasını, bir daha kanın dökülmemesini "Kürt sorununa çözüm" olarak aktarıyor.
Ve insan hakları, özgürlükler konusunda tutarlı olmayanların, Kürt sorununu çözemeyeceklerini de ekliyor.
Aramızdaki temel farklara işaret etmek istiyorum:
Kürt Sorunu'nun çözümü, Kürtler'in kolonyal sistemden "mutlak ayrılmaları" (Sartre), yani işgalden tamamen arındırılmalarıyla mümkündür.
İkinci ve belirleyici ayrım ise Türkiye'de "ilerici" addedilenlerin, Kürt sorununda, "gericiler"in daha da gerisinde olduklarıdır.
1960 Cemal Gürsel Anayasası, "en demokratik anayasa" olarak adlandırıldı. Cemal Gürsel ise Diyarbekir'de Kürtler'in gözlerinin içine bakarak: "Size Kürt diyenlerin yüzüne tükürünüz" dedi.
"Demokrasi'nin dev kahramanı", 70'lerin Ecevit'i 75 seçimlerinde, benim katıldığım bir protesto mitinginde, konuşmasını keserek: "Halklara Özgürlük" sloganı atan grubun üzerine yürüyerek: "Bu bölücülerin burunlarını yerlere sürün" talimatı vererek, polislerin kitleye saldırılmasını gerçekleştirmişti.
Cumhuriyet Gazetesi, Türkiye'de neredeyse, "sosyalist" olarak lanse edilirken, Kürdistan sorununda, Demirel'den daha ileri değildi.
Ve Türkiye'de demokrasi ve insan özgürlüğü alanlarında "öncü aydın" addedilen İlhan Selçuk, Kürt sorununda, dönemin MHP'sinden daha histerik davranırdı.
Sonuçta, iki ayrı ülke ve iki ayrı devrimden bahsediyoruz.
Kürdistan'ın Türkiye'den kopuşu, Türkiye'de yaşayan ve benim defalarca "kolonizatör" kategorisine sığdırdığım herkesin, "kabul edemeyeceği" kadar sosyal ve maddi bir "ceza".
Delila'nın anısına yakışan ve Hasan Cemal'in konuşmacı olarak, Dağdakiler'in bayrağını bükmediği o toplantıdan ayrılırken, bunları kaydettim defterime.
Nihayet Hasan Cemal'in yaptığı gibi, ben de insanlardan ve o gün Hasan Cemal'den öğrenerek yazdım.