‘Bak şu yıldızları görüyor musun? Sence onların sınırı var mıdır? Şimdi burda görünen yıldız acaba birgün sonra nerde görülür. Ona kimse ulaşabilir mi? Gecenin gündüze evrilmesini kimse engelleyebilir mi? Ya güneşin doğuşunu. İsterse tüm dünya birleşsin gene de döngüye ve doğuşa engel olabilir mi? İşte biz Amaralılar tam da buyuz. Bu güne kadar duyduğumuz tüm bu kırım hikayelerini, artık çocuklarımız duymayacak. Her çocuk bir kahramanın ismiyle hayata başlayacak” demişti Şehid Doğan.

Rüyalarımız kendi dilimizdeydi. Öyle de anlatırdık. Öyle gülerdik. Öyle sarılırdık. Öyle yürürdük kendi yolumuza. Saklı ve yasaklı şarkılarımızı mırıldanırdık. Birşeyler bize kendisini öyle kabul ettirmişti. Tüm çocuklu oyunlarımız, kızmalarımız, ağlayışımız kendi rüyalarımızda ki dilimizdendi. Yemek, su, yıkanma, halay ve ninelerimizin gece korku dolu masalları da öyleydi. Bide ne masallar. Hepsi ezilmeyi, katledilmeyi, göç sözlüğü ve baş eğmeyi andıran hikayeler. Hepsinin başlangıç ile bitiş noktaları aynıydı. ‘Bak o varya o, sakın ola ona birşey deme’ diye söylenceler hayatımızda esas almamız gereken temel öğüttü.

Bir tek dilimiz vardı dünyamızda. O günkü dünyamızda asıl önemli olan oydu. Bu dilimizle bize ihanetin yarattığı acılar anlatılırdı. Acıların dar ağaçları. Acıların yenilmişliği. Acıların açlığı. Bak şu tepede bu kadar insan eskerê romê tarafından kurşuna dizildi. Şu kadar kadın uçurumdan kendisini attı zalimin eline geçmemek için. Binlerce insan sürgün edildi ve süngülendi. Bir tek kişi bile kurtulmadı. İşte bundan ders çıkar ve ona göre hareket et. Başını önüne koy ve işine bak. Koskoca Şeyh Said’e, Seyîd Rıza’ya ve daha nicelerine ihanet edildi. Bide onlar ki binlerce müritleri olan kişilerdi. Sevilir sayılırdı. Onlar bile başa çıkamadılar.

Zaten Kürtlere de güven olmaz. Kardeş kardeşe güvenmiyor. Herkes kendisi için yaşıyor ve kendisini kurtarmak için başkasının başını eziyor. Bu hikayeler ile yaşama gözlerimizi açtık. Hep bu hikayelerle terbiye edildik. Sadece büyüklerimizden duyduğumuz bu hikayeler bile bizim nasıl bir dönem yaşadığımız ve neden ‘Ağrı dağındaki betona gümüldüğümüz’ anlaşılabilinir. Her birimizin hayatına yön vermeye çalışılan hikayeler ve ninniler. Öyle ki bir tek öğretmen bile bu durumun sefasını yaşıyordu. Çünkü o öğretmen de o bahsedilen dev gücün temsilcisiydi. Zaten öğretmenle başlayan hayat tamamen devletin gücünü gösterme merkeziydi. İstediği gibi düver, söver, soğukta dondurur ve bunun üstünede aileden teşekkür alırdı öğretmen. Zalimin temsilcisi kendisine verilen görevi layıkıyla yerine getirip öylecene sana not verirdi. Eğer sen onun istediği şekle bürünmüşsen devam edebilirdin.

Tarihin kısa geçmişi bir çoğumuzun hayatına böyle sirayet etmişken ve bizi böyle esir almışken o gün geldi. O güne yürümek bunca olmaz teorisinde nasıl oldu da kendisine ilk kurşunu seçti? Neyine güvendi? Var mıydı gerçekten bir umut ve ışık? Yoksa bunlar yolunumu şaşırmıştı? İlk kurşunu kendimize sıktık demek belkide en doğru tanımdır. Kafamızda yaratılan bunca korku efsaneleri başka nasıl parçalanabilirdi? Yıkılmaz, sarsılmaz, karşı çıkılmaz denilen güce kurşun sıkmak. Tüm masallar ve ninniler bu kurşunla yok edildi.

15 Ağustos ile efsaneler devri başladı. İrmik irmik örülen direniş serüveninin başlangıcıdır. Kendimize ait olana sahip çıkmadır. Bizden çalınanın geri alma mücadelesidir. Her canlının yudumlayarak yaşadığı kendi olmayı bize mübah gürenlere anladıkları dilden cevap olmaktır 15 Ağustos. Dik durmak, insan omaktır 15 Ağustos. 15 Ağustos egemen güçlerin Kürdün kafasında yarattığı karakolları yıkmaktır. Bu karakolları inşa eden zihniyet kendisinden o kadar emindiki ‘birkaç güne varmaz bitiririz’ naralarıyla hareket ediyorlardı. Bir hafta, bir ay diye söylenen tekerlemeler yıllara yayıldı. Ha bitti ha bitecek diyenlerin hepsi bitti. Onlardan eser bile kalmadı. İsimleri ve cisimleri unutuldu. Geriye ilk kurşunun bitmek tükenmek bilmeyen direnişleri dünyanın dört bir yanına dağıldı. Bir Agît binlere, ilk kurşun ise milyonlara vardı. Tek askerle bir köyü hizaya dizen o ceberut artık cemseler dolusu gezmeye başladı. Döne kadar korku duvarları olarak örülen hikayeler yerini coşkun akan ırmaklara, direnen Amaralılara bıraktı.

15 Ağustos direne halk gerçekliğidir. Amaralının dediği gibi “15 Ağustos Atılımı, sizi savaşan bir halk durumuna getirmekle en büyük başarısını ortaya çıkarmıştır. Ve savaşan bir halk haline gelmeniz, tarihin tanıdığı en önemli gelişmedir. Köyde, mahallede, fabrikada, camide, neredeyseniz orada öz savunma ve her zaman öz savunma! Böyle savaşan bir halk mutlaka kazanacaktır.” 15 Ağustos kırım efsanelerin tersyüz edildiği yeni bir yaşamın başlangıcıdır. Bize düşen ise binlerce Amara yolcusunun bu efsanesine ortak olmak ve onu amacına ulaşmaktır.