Sanatın ve yaratıcılığın baskı ortamlarında geliştiğine dair ortaklaşılmış bir düşünce var. Tabii kimsenin mutluyken bir şey üretmediğini söylemek de iddialı olur. Öte yandan savaş ve baskı, suskunluğu da beraberinde getiriyor. Hal böyle olunca yaratıcılık, iktidar tekelindeki gazetelere ve kullanışlı aydınlara düşüyor. (Yaratıcılıkları ağaçla röportaj yapmaktan, Rusya’dan uçaksavar tank istendiği haberini sürmanşete taşımaya kadar genişliyor!) Savaşın acısını öyle ya da böyle hisseden, buna karşı duran sanatçı ve aydınlarımız ise “imza verme” yaratıcılığından öteye gidemiyor. Elbette özellikle Amed’e gidip Sur’a yürüyüş yapan, içinde sanatçıların da yer aldığı bir kitle var; birçok platformda da seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Fakat bugün eylemlerin yapılacağı yer Amed ya da Cizre değil, orada halk zaten direniyor. Asıl suskun olan “batı” ve buradan çıkacak savaş karşıtı gür seslere ihtiyaç var.

“Batı’nın suskunluğu”, insanlardaki çaresizliği rutine dönüştürmüş durumda. Batı‘da belli merkezlerde, hemen hemen her gün tekrarlanıyor eylemler; sayı azalıyor, artıyor ama bir eşiği geç(e)miyor. Baskının rutinleşmesi en çok da, direniş eylemlerini tekrarlanagelen benzerliklerden öteye götürmüyor. Basın açıklamalarının yanı sıra bir de bol bol imza metinleri uçuşuyor havada. Her meslek örgütü, sanatçı, aydın konuya tepki olarak imza veriyor. Hatta alfabetik imza listesinin ilk beş ismini tahmin etmek bile artık zor bile değil.

Baskının arttığı dönemlerde toplumsal hareketlerin yükseleceğine dair öngörünün en büyük zaaflarından biri, direnişin bir yaşam şekli olmadığı yerlerde de bunu öngörmesi... Şöyle ki; bugün Kürdistan’da direnişin bir yaşam tarzı olması ve 2013’te Gezi eylemlerinin sürekliliği aynı kulvarda değildi. Her ne kadar miladi bir etkisi olsa da Gezi, sürekliliği olmayan, ruhu bir yerlerde dolaşan ama korkutmayan bir hal aldı. Zira üzerinden geçen iki yılın ardından, direniş için kazılan hendekler sadece Sur’da, Cizre’de ve Silopi’de vardı...

Konuyu biraz da direnen sanat açısından ele almak bu yazının amacı. Tankların evleri harabeye çevirdiği, bebekleri daha doğmadan ya da dünyaya gözünü açtıktan 3-4 ay sonra katlettiği bir ortamda sanatın, sanatçının direnişe nasıl bir katkısı olabilir? Ya da 30 yıl sonra Sur’da, Cizre’de yaşananları kitaplardan, filmlerden “yüzleşme” olarak okumak ve izlemek istiyor muyuz? Asıl soru bu. O yüzden “aydın”, “yazar”, “sanatçı” bugün imza kampanyalarından çok daha ötesini yapmalı. Bir formül vermek değil niyetim. Zira toplumsal olaylarda, kolektif aklın ortaya koyduğu fikirlerin eyleme dönüşmesi, kuşkusuz kişisel reçetelerden daha sağlıklıdır. Bu yazıda örneklerle sanatın ve direnmenin hayat pratiği içindeki hallerine bakmak belki daha faydalı olur.


O zaman taş at!

Sanat, aydın, aktivizm denilince akla birçok örnek gelebilir. Örneğin, Edward Said’in Filistinli çocuklarla birlikte İsrailli askerlere taş atması gibi. “Oturduğun yerden yazacağına git taş at!” söyleminin vücut bulması biraz da ondandır ve hep Said akıllara geldiği için söylenir. Aydının ya da sanatçının direnişin içinde yer alması elbette hendek kazması anlamına gelmiyor. Ama imzadan ötesi, hendeği de atlamaktan geçiyor. 

Edward Said’in Filistin mücadelesinde tanık olduğu ve belki de hayran kaldığı başka bir isimden bahsetmek gerek: Kendini hiçbir yere ait hissetmeyen şair-yazar ve pek tabii aktivist Jean Genet.

Said, Genet’yi kaleme aldığı “Jean Genet’nin Son Eserlerine Dair”* (yazı Bir+Bir’de başka bir başlıkla yayınlanmıştır) başlıklı yazısında şöyle tanımlıyordu: “Genet sıradan bir ziyaretçi, alelade bir gözlemci ya da müstakbel kitabında yazmak üzere egzotik insanların ve mekanların peşinden koşan bir Batılı değildi.” Said’in oryantalizme olan bakışı düşünüldüğünde, Genet’yi böyle anlatması, onun Filistin mücadelesi içerisindeki duruşundan kaynaklıydı. 

Genet’den bahsedelim o zaman. Hırsızlıktan ömür boyu hapis cezası aldığında yazdıkları Fransız entelektüellerinin dikkatini çeken Jean Genet, hapisten çıktıktan sonraki yıllarda kendini Jean Paul Sartre ve Michel Foucault’nun da etkisiyle (daha sonra onları da aşarak) toplumsal olayların içinde buldu. ABD’de siyahların mücadelesinin yükseldiği ve “Kara Panterler”in büyük baskıya maruz kaldığı dönemlerde Kanada’dan kaçak yollarla ABD’ye girdi ve buradaki eylemlere katıldı. Defalarca Fransa’da göçmenler için yapılan eylemlerde polis tarafından tartaklandı. Federal Almanya’da süren RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu) davasına ilişkin yazdıkları, linç edilmesine sebep oldu. Genet’nin asıl kırılma noktasıysa Filistin mücadelesiydi. 


‘Elbette isyan eden halklardan yana oldum’

Birçok platformda ve eylemde isyan eden halkların yanında yer alan Jean Genet, 1982’de FKÖ’den Leyla Şahid’in davetiyle Beyrut’a gitti. (Yaklaşık 10 yıl Filistin halkıyla dayanışma içinde olan Genet, o tarihlerde bir yandan da kanserle mücadele etmekteydi) Genet’nin bu ziyaretinden bir ay sonra İsrail ordusu, Beyrut’un banliyölerinden Sabra ve Şatila’yı ablukaya aldı. Lübnanlı milisler, İsrail ordusunun yardımıyla ablukaya alınan Şatila’da iki gün, üç gece boyunca büyük bir katliam gerçekleştirdi (ne kadar da tanıdık değil mi?). Beyrut’ta bulunan Genet, 19 Eylül’de, yani katliamdan üç gün sonra bölgeye gazeteci olduğunu söyleyerek girmeyi başardı. İsrail ordusunun açtığı büyük çukurlara insan cesetlerini yığdığına tanık olan Genet, bu vahşeti daha sonra “Şatila’da Dört Saat” adıyla kaleme aldı. 

Jean Genet, hem Şatila Katliamı’nı hem de neden isyan edenlerin yanında olduğunu Alman Die Zeit’ten Rüdger Wischenbart’a şöyle anlatır:  

Rüdger Wischenbart: Sizi FKÖ için bu kadar güçlü bir şekilde angaje olmaya iten neydi? ABD’deki Kara Panterler’i ve Federal Almanya’daki Kızıl Ordu Fraksiyonu’nu bir yana koyacak olursak, bir grubun ya da siyasi bir hareketin yanında yer almanız önceleri oldukça ender görülen bir durumdu.

Genet: Beni buna iten, öncelikle kişisel tarihimdir, bunu da anlatmak istemiyorum. Kimseyi ilgilendirmez. Bu konuda daha fazla şey bilmek istenirse kitaplarımı okurlar, olur biter. Ama benim size söyleyeceğim şey, önceki kitaplarımın -aşağı yukarı 30 yıldır yazmayı bıraktım- bir rüyanın ya da bir hayalin parçası olduklarıdır. Bu rüya ve hayalden sonra ayakta kalarak, bir tür hayat bütünlüğü elde etmek için, eyleme geçmek zorundaydım. Anladığımı sandığım kadarıyla, Kara Panterler’i, Kızıl Ordu Fraksiyonu’nu ve Filistinlileri saydınız. Hemen konuya girmek için size şöyle cevap vereyim: Benden müdahale etmemi isteyen insanların derhal yanında oldum. Kara Panterler, Paris’e gelip benden ABD’ye gitmemi istediler. Ben de derhal gittim. Klaus Croissant gelip benden Baader lehine müdahale etmemi istedi. 10 yıl önce Filistinliler benden Ürdün’e gitmemi istediler. Bir yıl önce Leyla Şahid benden Beyrut’a gitmemi istedi. Elbette ki isyan eden halklardan yana oldum. Ama bunu çok doğal olarak yaptım, çünkü ben de tüm toplumu yeniden tartışma konusu yapmak ihtiyacındayım.** 


Gidilebilirmiş demek ki!

Yüzümüzü yaşadığımız topraklara döndüğümüzde ise yakın zamandan bir örnek daha çıkıyor karşımıza: Senarist Önder Çakar... 

“Gemide” ve “Takva” filmleriyle adından söz ettiren Önder Çakar, bir süredir Rojava’da yaşıyor. Kobanê için sınır nöbeti tutmaya giden Çakar, burada küllerinden doğmakta olan yeni yaşama desteğe gitti. 

Kobanê’nin kurtuluşundan sonra bir IŞİD saldırısında yaralanan ve tedavi için Türkiye’ye dönen Önder Çakar, Evrensel Kültür dergisinden Devrim Acaroğlu’na neden Kobanê’ye gittiğini şu sözlerle anlatıyordu: “Kobanê’ye biraz takılayım, gözlem yapayım, belki bir hikaye, bir belgesel çıkartırım gibi düşüncelerle gitmedim. Kafamdaki, orada savaşan YPG güçlerinin iradesine teslim olmaktı. Ben Kobanê’deki direnişin meşrulaşmasını istiyordum. Sınır nöbetindeyken katılabildiğim bütün şehit cenazelerine katıldım... Bir sürü şey gördüm, yaşadım, hayat nedir biliyorum... 51 yaşındayım, gidebildim, gidilebilirmiş demek ki... Benim gibi bir sanatsal kariyeri olan -ki benim için bir önemi yok bunun- insanların gitmesi gerektiğini düşünüyordum. Gidince dehşetle bir şey gördüm: Aslında kimse yoktu yine. İş yine Kürtlere kalmıştı.”*** 

Çakar, “Neden bu ülkenin yazarları, çizerleri, özellikle şairleri yeterince görmeye gelmediler? Neden orada yoklardı, bilmiyorum” derken, aslında bir yaşam şekline de sesleniyordu. En başta sözünü ettiğim, hayatın içinden süregelen direniş kültürüne...

Çakar ve Genet’yi birleştiren nokta, birinin hayatında, diğerinin senaryolarında, toplumsal olarak ‘ötekileri’ anlatması. Hırsızları (aç kaldığı için çalanları), sistemle sorunu olanları... Yaşayarak ve mücadelenin farklı aşamalarından geçerek... Sonuç olarak bu yazdıklarını hayatlarının bir kısmında eyleme geçirme zorunluluğuyla. Aziz olduklarından değil, süregelen bir direniş kültürüne hemhal olduklarından.


Hacı Lokman Birlik’in direnişi

Son olarak, Hacı Lokman Birlik... Hacı, direnişin en sert olduğu coğrafyanın göbeğindeydi. O kısa ömrüne “Bark” adlı bir kısa filmi sığdırdı. Sanatçı ya da aydın mıydı? İçindeydi, yarım bırakmıştı... “Bark”ın yönetmeni ve Hacı’nın arkadaşı Ömer Çakan, Agos’a yazdığı yazıda onun tıpkı filmdeki gibi bir genç olduğunu söylüyordu ve ekliyordu: “Birlikte yaptığımız o küçük film, hayatının, fedakarlığının ve özverili yaşam tarzının özetidir işte.”****  

Yaptıkları o küçük filmde bir yaşam tarzının iç içe geçmiş yarım silueti duruyordu. Film kısaydı ama direniş uzun sürecekti...

Said’in Genet için yazdığı yazıdaki şu sözlerle bitirelim: “Hayat sanatı taklit eder, ama sanat da hayatı ve de -ne kadar başarabilirse artık- ölümü.” 

Ekleyelim: Ve pek tabii direnişi, direniş için eyleme geçmeyi...


SUZAN DEMİR



* Edward Said, “Kimlik Kimliğin Kurdudur”  Çeviren: Fırat Genç, Bir +Bir Ocak- Şubat 2011, 54.

** Jean Genet, “Metis Seçkileri- Açık Düşman”, Çeviren: Sosi Dolanoğlu, Metis Yayınları,2008, 153.

*** Devrim Acaroğlu, “Önder Çakar nam-ı diğer Mamostê Çorumi: Kendime yardım için Kobanê’ye gittim”, Evrensel Kültür Dergisi, Mart 2015.

**** Ömer Çakan, “Hacı Lokman Birlik… herkes tanıyabilsin diye..” Agos Gazetesi, Ekim 2015.

Not: Örneklerimde bir kadın kullanmamış olmam benim eksikliğimdir.