Uzun bir süredir Almanya gündemine yönelik mülteci akını, saldırılar, aşırı sağcıların gösterileri, devletin bu konudaki eleştirisel politikaları üzerine yazmaktan bıktığımı/bıktırdığımı düşünerek, bu hafta medya, sanat ya da edebiyat üzerine yazmayı planlıyordum. Bu konular üzerine ne yazacağımı düşünürken Paris saldırıları yaşandı. Geçtiğimiz haftasonu, sadece Fransa'yı değil, aynı zamanda Ortadoğu'daki süreci de etkileyecek gelişmelere sahne oldu. Kürdistan'da ise katliamlar dünyanın en güçlü ülkelerinin katıldığı G20 Zirvesinin gölgesinde devam etti. Özetçesi; toplumsal travmanın dibe vurmuş halini yaşıyoruz, öyle görünüyorki yaşamaya da devam edeceğiz. 

Paris saldırıları geçtiğimiz ay yaşanan Ankara saldırısı ile benzer kodlar taşıyordu.(Suruç ve Diyarbakır saldırıları da dahil.) Fakat ortak bir ruh ile karşı koyma edimleri söz konusu olduğunda iki saldırının sonuçlarına yönelik benzer şeyleri söylemek mümkün değil. Toplumsal felaketler karşısında acıları karşılaştırmak etik olmaz, fakat devletler düzeyinde eleştirisel bakacağımız birçok öğe söz konusu. Hem IŞİD'e kendi topraklarında imkan sağlayan Türk devleti, hem de göz yumdukları bu pisliğin kendilerine bulaşmasını istemeyen Avrupa devletleri, farklı coğrafyalarda aynı katillerin işledikleri suçlara farklı tepkiler gösterdi/gösteriyor. 

Hatırlayacağımız üzere 102 kişinin yaşamını yitirdiği Ankara Katliamı'ndan kısa bir süre sonra, gerek Ortadoğu stratejileri, gerekse mülteci akınının Avrupa'ya akışını durdurmak adına Merkel'in Türkiye ziyareti seçim öncesi döneme rastladığı için de Erdoğan'a yaramıştı. Merkel ziyareti ile birlikte, yine AB Komisyon Başkanı Juncker'nın talihsiz açıklamaları katliamcı zihniyet lehine 'ortak bir ruh' ile hareket ettikleri mesajını verdi. Bundan dolayıdır ki, kısa süre aralıklarla meydana gelen Diyarbakır, Suruç ve Ankara Katliamlarının ardından; ne katliamda yaralı kurtulanlar ve yakınlarını yitirenler, ne de barış ve demokrasi yanlıları Avrupa'dan, geçirdikleri toplumsal travmayı azaltacak 'teröre karşı birlik' mesajını almadılar. 

Saldırı sonrası yaşanan ikinci handikap ise 'tehlikeli mülteci' tartışması oldu. Mülteci akını ile birlikte baş gösteren ve her mülteciyi potansiyel suçlu gibi sunma eğilimi, patlamanın ardından daha da arttı. Saldırganlardan ikisinin Yunanistan'dan (Türkiye üzeri geçtikleri muhtemel) mülteci statüsü ile Fransa'ya geçmiş olması bu konuda yapay bir gündem yaratmak isteyenlere de iyi bir argüman sundu. IŞİD barbarlığından kaçan mültecilerin, sığındıkları ülkelerde, yine IŞİD terörünün yarattığı güvensizlik ortamında, potansiyel bir tehlike olarak görülmeleri başlı başına bir trajedidir. Güvenlik açığını sorgulamak yerine,- ki saldırganlardan birinin saldırının ardından polis kontrolünden geçtiği, sonrasında serbest bırakıldığı bilgisi mevcut- mültecilere sınırı kapatma, ya da alım konusunda sıkı tedbirler alınması önerileri dürüst bir yaklaşım değildir. Paris saldırıları Avrupa'da yeni bir süreç başlattı. Fransa'nın ardından Almanya da güvenlik tedbirlerini üst düzeye çıkarıyor, bununla beraber yeni istihbarat elemanları da alınacak. Fakat tedbirlerin alınacağının duyurulması, saldırıların yaydığı güvensizlik atmosferini ortadan kaldırmıyor, mültecileri ise daha zor günler bekliyor. 

Sonuç olarak; başta Almanya olmak üzere, Avrupa'nın mülteciler münasebeti ile Türkiye ile ilerlettikleri ilişkilerini gözden geçirmesi gerekiyor. (Kaldı ki, IŞİD'in kendi bahçesi gibi dolaştığı sınır illerinde kimlerin bu rahatlığı sağladığı Avrupa'nın bilgisi dahilinde.) Sırf mülteci akınını durdurmak ve yükü üzerinden atma hesapları kısa vadede fayda sağlayabilir, fakat uzun vadede düşünüldüğünde korku ve güvensizlik ortamını daha da artıracaktır. Bu mücadelenin ekonomik giderleri, mültecilere harcanandan daha maliyetli olacaktır.