Uçmadan bir kaç hafta önce Sara ile yaptığımız son görüşmede de aynı konuyu açmıştı. Birlikte Hewler’e kadar yaptığımız yolculukta ısrarla Avrupa’ya gitmek istemediğini söyleyip durdu. “İçimde çok kötü bir his var” deyip duruyordu. Ben bunun bir vesvese olduğunu, Avrupa’da yapılması gereken çok iş olduğunu, orada herkesten daha çok ve daha yararlı hizmetler yapabileceğini tekrar edip durdum. Yaklaşımım tamamen analitikti, pragmatikti. İçinde ruh yoktu. Duygusal akıldan kopuk adeta ezbere konuşup duruyordum. O insanın derin özü olan duygusal akılla bağını koparmamakta ısrarlıydı. İçine doğan “beni boğuyor” dediği sezgilerine kafayı takmıştı. Bunun ne manaya geldiğini çözümlemeye çalışıyordu. Bu gidişin sonucunun hayırlı olmayacağından nerdeyse emindi. Bunu dağda da pek çok arkadaşla paylaştığını, onların da benim gibi kendisini anlamak istemediğini uzaklara bakarak serzeniş dolu, duygulu bir dile ifade etti.  
Bu konuyu bu kadar ısrarlı tartışması karşısında söyleyebilecek fazla bir şeyim kalmayınca ben de espiriyle “geri dönmek istersen bunun kolay bir yolu var” dedim, “önüne gelenle kavga edersin, kendini gündem yaparsın, bizimkilere seni geri çekmekten başka çare bırakmazsın olur biter”.
Beni böyle konuşturan, işi şakaya vurmaya götüren çözümsüzlüğümdü. Sara’ya, onun derin sezgilerine anlam veremediğim için işi şakaya dökmekten başka yol bulamamıştım.
Oysa Sara’yı tanıyan, onunla birlikte çalışmış, yaşamış, özelliklerini, özgünlüklerini az çok bilen arkadaşlardan biriydim. O harekete katıldığı günden son an’a kadar büyük ölçüde sezgileriyle yürümüş, tavır takınmış, tepki vermiş, karar almış bir kavga ve dava kadınıydı. Bunu, Sara’yı az-çok tanıyan herkes bilirdi.
Onun, henüz çok genç, amatör, donanımsız bir konumdayken bile Apocu harekete katılmak için ailesini ve nişanlısını terk ettiğinde, kendisine yön veren gücün sezgi, inanç ve duygu olduğunu kendi anlatımlarından, sohbetlerimizden, yazdıklarından bilirdik.
Buna rağmen, Avrupa’ya son gidişine ilişkin tartışırken, o ısrarla sezgilerinden söz ederken ben, o an sezgi nedir, sezgisellik nedir ne değildir, gücünü - kaynağını nerden alır, ne kadar önemlidir, neden ciddiye almak gerekir gibi soruları kendime hiç sorma zahmetinde bulunmadım. Neden böyle davrandım bunun cevabını hala bilemiyorum, bulamıyorum. O anda kafamda ne vardı, yoğunlaşmam ne üzerineydi hatırlamıyorum.  
Halbu ki Önderlik her yeri geldiğinde “ben en kritik anlarda sezgilerimle hareket etmişimdir” derdi. Biz böyle bir önderliğin öğrencileriydik. Sezgi deyip geçemeyecek birileri vardıysa o da bizdik. Ama ne yazık ki Onu da anlamamıştık.
Tersi olsaydı bile bu, belki hiçbir şeyi değiştiremezdi. Onun Avrupa’ya yapılan düzenlemesini değiştiremeye gücüm yetmezdi. Bu çok net olsa da son tartışmalarımızı her hatırladıkça kötü oluyorum, içim kanıyor. Kendimi çok kötü hissediyorum, ben beni affedemiyorum. Hep gidip gelip son sohbetimize takılıyorum, oradan çıkamıyorum. Kurşundan ağır, yanağıma yürüyen her damla. Gözüm kararıyor. Her yanımı ateş bastı. Ateşler içindeyim. Ölürsem Sara’nın yanına gömün beni.

‘Ben gidiyorum Türko’
Bana haber salmıştı. “Gelsin hatır alıp gideceğim” demişti. Kadın merkezine gittim. “Ben gidiyorum Türko ne tavsiye ediyorsun, eleştiri ve önerilerini almak istiyorum” dedi. Sohbet gidip geldi Avrupa’ya gitme meselesine dayandı. İçinde, yüreğinde sızıya benzer bir şeyin dolaştığını, anlam veremediği kötücül hisler taşıdığını söyledi. Çok geçmemişti ki araba kapıya dayandı, korna vurdu. Baktık tek başına yola çıkıyor. “Olmaz” dedim, “seninle geliyorum”. “Şoför tanıdık bir şey olmaz” demesine aldırmadan arabanın kapısını açıp, “Dur hele yoldaşlık henüz ölmedi, seni yerde bulmadık, yanlız başına yola çıkmana izin veremem” diyerek arabaya bindim. “Bu kıyafetle mi şehre geleceksin” dedi.
Çok titizdi. Biçime, estetiğe çok önem verirdi. Kaldığım yere uğrayıp kıyafet değiştirdim. Kıyafetimden şikayet eden kendisiydi, ama değiştirince laf atmadan da edemedi. “Her zamanki gibi şıksın”!
Yola koyulduk. Yol boyu Önderliğin son durumunu tartıştık. Mahpus günlerimizi, küçük Ankara macerasını, Önderlik sahasını, orada yaşadıklarımızı, Maxmur’da öğretmenlik yaptığı günleri andık. Kavga edip küstüğümüz öğretmenler konferansını hatırladık. Kendimize güldük. Avrupa çalışmalarını, birlikte kaldığımız süreçteki Avrupa ile şimdiki Avrupa’nın durumu tartıştık.
Laf dönüp dolaştı Avrupa yolculuğuna geldi. “Keşke” diyordu, “konsolosluk kararında, tutumunda dirense”. Meğer Fransa’nın Hewler konsolosluğu -pasaportunun zamanı bittiği için- gidişine izin vermiyormuş. Bundan daha önce hiç söz etmemişti. Buna seviniyor, “inşallah hiç vermezler” diyordu. Umudunu konsolosun olumsuz yanıtına bağlamıştı. Şaşırdım. “Herkesten daha örgütçü kesiliyorsun, ama örgüt düzenlemesinin boşa çıkması için dua ediyorsun. Bu ne iş eşkiya?!” dedim. “Beni anlamıyorsun” dedi.  

Sara’nın düşlediği dünya
Bir süredir KNK Hewler Temsilciliğine ulaşmış, böylesine laflayıp çay içiyorduk. Aklıma bir çözüm geldi. Fransa’da yaşayan Doğan adındaki bir dostum ile Hewler konsolosunun arası iyiydi. İlişkileri dost, arkadaş ayarındaydı. Sara’ya, Doğan’ın yardımı ile bu engeli aşabileceğimizi söyledim. Sırf “örgüt kararıdır” diye, kimse arkasından “bütün olanakları değerlendirmedi” demesin diye Doğan’dan yardım isteme teklifimi kabul etti. Pasaport kimlik bilgilerini Doğan’a telefon üzerinden geçerken, “İnşallah o da halledemez” deyip duruyordu.
Bir ara KNK ofisinde “Türko sen kesin fal bakmayı bilirsin. Ben sana bir Türk kahvesi yapayım sen de falımıza bak. Hele bakalım ne çıkacak” dedi. Şakasına şakayla karşılık verdim. Kahveyi içtik ama fala bakmadık.
Ben vedalaşıp yerime dönerken o hala dağda kalmak istediğini, Avrupa’ya gitmek istemediğini dillendirmeye devam ediyordu.
Bir kaç gün sonra kaldığım yere geldi. Sevinerek pasaportunun kaybolduğunu söyledi. Birlikte kahvaltı yaparken “Kesin o pasaportu sen bilerek kaybetmişsindir” dedim. “Yok” dedi, “ben Şiyar’a vermiştim, o kaybetti”. İnanmadım, ama dediği gibi olmuştu.
Bir süre sonra Şiyar kaybettiği pasaportu koltuğun arasında bulmuş. Sara bu haberi verirken adeta hazin, acı bir olaydan söz eder gibiydi. Bu arada tekrar dağa çıkıp geri dönmüştü. Eminim ki, Avrupa düzenlemesine bir kez daha itiraz etmişti.
Dönüşünde görüşemedik. Süleymaniye’ye gitmişti. Süleymaniye’de uçağa binmeden bir gün önce mektup yazmış. Önümde duruyor, baştan sonra okumaya cesaret edemiyorum. Ama sözümü söyleyeceğim.
Vurulduğu haberi geldiğinde şu içinde yaşadığımız dünya benim gözümde bitti. Çok köhne, çirkin, sömürgen, asalak, pislik içinde yüzen, şiddet yüklü, aşağılık katillerin kol gezdiği ve yüz belki de bin yılda bir gelebilecek, Sara gibi müstesna insanları yiyebilecek kadar gözü dönmüş bir dünya sistem, benim indimde bitmiştir. Başka bir dünya mümkünse eğer, bu,  Sara’nın düşlediği gibi olacak.
Hey efendiler! Katiller! Haberiniz ola! Sara’nın sevgiyle yoğrulmuş özgürlükçü, eşitlikçi, ortakçı ruhu er geç işinizi bitirecek. Bundan kaçış, kurtuluş yok. Demedi demeyin!


METİN ARSLAN