Artık alışkanlık haline geldi. Kürt sorununda kılını kıpırdatmayanlar, yolda kullanılmadığı için çöp kutusuna atılmış bir “özgürlük kırıntısı” ele geçirince, o özgürlük kırıntısını alıp yakalarına takmakla kalmıyorlar, bu “kırıntıyı küçümseyenlere” karşı akıl almaz bir kampanya açıyorlar: “Kırıntı da olsa, özgürlük küçümsenir mi?”  Küçümsenir. Yolda ve hele de çöp tenekesinde bulunmuş özgürlük yalnız küçümsenmez, o özgürlüğü çöp tenekesinden aldığı halde, “ben buldum” diye “özgürlük savaşçısı” kesilen de küçümsenir.
“Özgürlük için ne yaptın?”  “Çöp kutusuna atılmış özgürlüğü alıp yakama taktım!”
Maşallah. Bravo.  
Düğün alayına yanaşıp, “başınız sağolsun” denmez. Cenaze alayına da yanaşıp “gözünüz aydın” denmez. İnsan nerede ne diyeceğini bilemez hale geldi mi, çek kuyruğunu gitsin.
Şeker renk solcu Kürdün kapısını çalıyor: “Hu, komşu, gözün aydın askeri vesayet sona erdi, generaller hapiste, Ergenekoncular, Susurlukçular şimdi hücrelerinde gün sayıyor, 12 Eylül darbecileri de yargı önünde, gözümüz aydın.”
“Gözümüz aydın olmasına aydın olsun da, ortada bir durum var; bu generaller, faili meçhulcüler, köy yakıcılar, darbeciler hapislerde sürünüyorlar da, bizi kimler süründürüyor?”
Liberal Kürde ve Kürdün dostlarına kızıyor.
“İşte darbeci Evren yargı önünde, bugün bayram, neden sevinemiyorsunuz?”
“Biz de yargı önündeyiz, hemi de cenazelerimiz var kardeş, nasıl sevinelim?”
Gökyüzünde savaş uçakları, helikopterler, tarlalarda tanklar, caddelerde panzerler… Makinalı tüfekler. Misket bombaları. Bir tonluk kazanlar. Operasyonlar. Roboskî. Kuralına uygun katliamlar. Ölüm eşiğine yürüyen açlık grevcileri. Zındandaki kanserliler. Zındandan çıkıp tabuta girenler. Psikopatların arasına atılan çocuk tutuklular. Gövdeleri param parça 15 kadın gerilla. Onları gafil avlayanlara Başbakandan teşekkürler. Ahmet Türk’e yumruk. Yumruk atan polise tebrik. Tutuklamalar… Hücredeki altı vekil, 31 Belediye başkanı, yüzlerce BDP yöneticisi, yedi bin esir. İmralı’da “beyaz işkence”, “hukuk dışı izolasyon”.  Darbenin yargılandığı bir ülkede oluyor bunlar.  Sınır boylarında askeri yığınak. Demokrasi bahane… Suriye’nin kuzeyini işgal hesabı şahane. Paşaları yargılanan Türk ordusu Suriye’ye ha girdi ha girecek…Bu defa Irak’taki “hata” tekrar edilmeyecek… Yani Kürdün bu hengameden kazanımlar elde etmesine fırsat verilmeyecek… Bunun için kan dökülecek. Sonra savaş yalnız etnik savaşa dönüşmekle kalmayacak. Mezhep savaşına da dönüşecek. Düne kadar devletin “uslu” çocuğu Arap Alevileri huzursuz. İran’a karşı savaş hazırlıkları tam gaz. Generaller sınır boylarında teftiş üstüne teftişte…
12 Eylülcülerin yargılanması iyidir. Yargılansınlar. Kimileri sevinsin. Gözümüz yok. Ama bize oyun oynamayın. Buradan sakın “yetmez ama evet” sonucu çıkarmayın. Bu yargılamayı AKP’nin hesabına “yetmez, ama evet denecek bir şey” olarak asla yazmayın. Çünkü AKP sizi yanlış anlıyor. Siz “Yetmez, ama evet” dedikçe, AKP de, “madem yetmedi, alın daha fazla kan, daha fazla tutuklama” diyor.
Soru şu: Darbecileri yargılamak, halkın özgürlüklerinin genişlemesine, barışa, Kürt sorununda çözüme mi yol açıyor; yoksa halkın özgürlüklerini daraltan, savaşı tırmandıran ve Kürt sorununda çözümsüzlüğü katmerleştiren iktidarın bu suçlarını aklamaya mı?
Eğer siz “sevindirik” diye tabir edilenlerden değilseniz, kendi kendinize bu soruyu sorarsınız.  Şunları da: Bu ne biçim darbe yargılaması?.. Darbenin anayasası yürürlükte, ceza yasaları yürürlükte, darbenin DGM’leri “eşkal değiştirmiş, kod ismi almış” harıl harıl hüküm kesmekte. Sabahleyin Ağır Cezada “darbecilere karşı müdahil” sıfatıyla “özgürce” konuşan, öğleden sonra aynı Ağır Ceza’da “örgüte yardımdan” yargılanmakta. Anayasa, yasa, yargı demokratik değil, bunların doğuracağı sonuç demokratik…Öyle mi?  Bu ülkede Kürt sorunu çözülmeden, KCK tutuklamaları durmadan, Öcalan ve tüm hükümlüler özgürlüğe kavuşmadan, 12 Eylül anayasası çöpe atılmadan, bürokratik merkeziyetçi oligarşik ulus devlete son verilmeden ne yapsanız nafile.    12 Eylül davası karşısında takınılacak tutumun ölçüsü böyle.
“Efendim siz hep bardağın boş tarafını görüyorsunuz, bir de dolu tarafına baksanıza; evet bardağın dolu tarafında olanlar ‘yetmez’ ama yine de ‘var’ yani ‘evet’; zaten bir bardak önce bir parmak, sonra iki parmak, derken tepeleme dolmaz mı? Ne kadar sabırsızsınız…”
Bu akıllı kardeşimize ne demeli?
“O bardakta ‘boş’luk yok. Bardak lebaleb dolu. Kanalizasyondan aldığın bir kepçe suya bir kaşık hacı mis yagı koysan ne yazar? “
Bakın kepçedeki suya gıdım gıdım hacı mis yağı koya koya, aradaki orantıyı hacı mis yağından yana değiştirmek elbette mümkündür. Pek tavsiye edilmese bile, sonunda oranı iyice değişen, tepeleme hacı mis yağıyla dolan kepçeyi tepenizden aşağıya boşaltıp, misler gibi kokabilirsiniz… Ama bu oran değişmeden “necaset” dolu kepçeyi, üzerine mis yağı serpildi diye tepemizden aşağıya boşaltmanızı, nasılsa işler iyiye gidecek diye sabırla neden bekleyelim?”
Son söz: Yıllardır 78 kuşağı 12 Eylül’ün yargılanması için elden geleni yaptı. Şimdi bu kazanımı hükümetin çalmasına izin vermemeliler…Mesele bu.