Kuşun yumurtalarını bıraktığı, yavrularına baktığı bir yuvası olacak, ayının kış uykusuna gönül rahatlığıyla çekildiği bir ini olacak, börtü böceğin kendini güvende hissettiği barınakları olacak, ama Kürtlerin kendi evlerine, bahçelerine ihtiyaç olmayacak, kendilerine abilik rolü biçenlerin hakimiyeti altında köle konumunda kalacak, ağızlarını açtıklarında dilleri kesilecek, her hareketlerinde başlarına vurulacak, öyle mi?
Bunun hayali ile bilime dahi takla attıranlar, bir tohumun beton da olsa, asfalt da olsa bulduğu en ufak bir çatlaktan boy atabileceği gerçeğini dahi göremeyecek kadar körler. O tohumun yeşermesine müsait şartlar varsa şayet, budansa da, “kökü kazınmaya“ çalışılsa da yeniden yeniden o aralıktan çıkar ve ben burdayım der.
Çokça kök kazındı. Kürtler çokça ev ve barklarından kovulup sürüldü. Denenmemiş hiçbir yol ve yöntem kalmadı. Ve tüm bunlar her defasında geri tepti. Her defasında Kürtler yeniden ayağa kalktı.
Kürtler üzerine fatiha okuyup Ağrı’ya “Hayali Kürdistan burada gömülüdür“ diye levhalar dikildi. Ne katliamlar, ne kırım ve kıyımlar, ne de sürgünler dertlerine derman oldu.
Kürtler tüm yaşadıklarından dersler çıkarmaya, hata ve eksiklerini gidermeye başladılar. Mahabad dara düştüğünde Barzanlar carlarına yetişmek için yollara döküldü. Barzan ve Soran kıstırıldığında Colemêrg ve Botan harekete geçti, kendini siper etti. Son otuz yılda ise Kürdistan’ın bağrından geçirilen sınırlar tarümar edildi. İran’ın egemenliği altındaki Doğu Kürdistan’dan binlerce Kürt genci Kuzey’de canını verdi, kanını akıttı. Suriye boyunduruğu altındaki Kürdistan’ın batısından binlerce insan gözünü kırpmadan mücadeleye katıldı, gitti Doğu’da, Güney ve Kuzey‘de savaştı, cangoriler kervanında yerini aldı. Dört parçadan insan biraraya geldi ve önceden görmedikleri diğer yakalarda mücadeleye koyuldu.
Farklı dört devletin boyunduruğu altındaki bu insanları biraraya getiren, yaşamlarını ortaya koymalarına iten tılsım, sihir ve sır neydi?
Mahabad’ta biraraya gelip sadece birkaç Kürtçe parça mırıldanarak serden geçmek, Hewlêr’de her Cuma rengarenk giysilerle seyrana çıkmak, Amed’de Kürt giysileriyle govende durmak için değildi herhalde?
Onları biraraya getiren, yaşamlarını ortaya koymaya iten açıkça söylensin ya da söylenmesin, reel politik müsade etsin veya etmesin Kürdistan aşkıdır, hem de öyle parçalı değil, birleşik ve aralarında tel örgüler, karakol ve kışlalar, mayınlı sınırlar olmayan.
O nedenledir ki Kürt halkı, işin içinde ölüm olduğunu bile bile gelincik kızlarını binler, onbinler halinde dağa gönderdi. O nedenledir ki sadece Kürdistan’da değil ta Kazakistan ve Mısır’da, Kanada ve Avustralya’da, İsrail ve Norveç’te yaşayan Kürtler kardeşlerinden birinin tırnağı sızladığında acıyı ciğerlerinde hissettiler. O nedenledir ki büyük ozan Eskerê Boyik Kürt analarından ödünçle şu dizeleri yazdı:
Ez zanim Kurdistanê çêbe,
Azayi beyraqa wê be,
Edilayi tifaqa wê be…
İro be, yanê sibe be,
Ez zanim Kurdistanê çêbe!

Kürdistan kurulacak, Kürdistan özgür olacak, Kürt halkı kaderini, yazgısını kendisi belirleyecek. Bunun bilincine varan ve cesaretle dillendiren Türklerin sayısı arttıkça akmakta olan kan azalacak ve bu iş iki asır sonra tatlıya bağlanıp barış gerçekleşecektir.
Bunu en son dillendiren Mustafa Altıoklar oldu. 28 Eylül tarihinde Habertürk kanalına katılan Altıoklar Türkiye’nin Kürt halkıyla barışçıl bir şekilde yolları ayırmasının gerektiğini dile getirmiş ve eklemiş: “Kürt halkının tam bağımsızlık hakkının yarın verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Özerklik bile değil, bağımsızlık diyorum. Türkler ve Kürtler önce ayrılmalı, sonra komşu olarak kaynaşmalıdır… Kürt olsaydım tam bağımsızlık isterdim. Tam bağımsızlık için savaşırdım. Savaşmak derken çok ciddi bir siyasi mücadeleden söz ediyorum. Eğer bu ülkenin adı Kürdistan olsaydı, ben bir Türk olarak dilimi konuşamasaydım, kimliğim yasaklansaydı, asilmasyona tabii bırakılsaydım kesinlikle tam bağımsızlık isterdim. Hatta dağa çıkmaksa belki dağa bile çıkabilirdim.“
Bir Türk, Kürtlerin yaşadıkları bana uygulansaydı dağa çıkardım diyebiliyor. Ama AKP aşıkları Kürtlerin dağa çıkışlarına anlam veremiyorlar, hem de bir kısmı o topraklarda boy attıkları, hem de o topraklarda yaşananlara tanık oldukları halde.
Yine TC’nin karşısına dikilip Kürdistan’a özerklik ilan edecek kadar çatal yürekli olanlar ülkeleri Kürdistan’a hala ucube bir tanımlamayla “Bölge“ demeyi sürdürüyorlarsa başkalarına söylenebilecek fazla bir laf kalmaz. Önce bundan kurtulmak, ezop dilinden vazgeçmek gerekir. Zira Urmiyeli, Afrinli bir genç “bölge” için değil Kürdistan’ı kurtarmak için bugün Dersim ve Botan’da kanını akıtıyor, canını veriyor.
Yine bir Kürt ulusu ve ülkesi Kürdistan varsa, onun herkesi şemsiyesi altında toplayan ortak değerleri de vardır. Bunlar arasındaysa marş ve bayrak en başta yer alır. Ey Reqib marşıyla merasime durup sadece örgüt ve parti amblem ve bayrakları taşımak artık yetmez, dar gelir ve toparlayıcı olmaz. Bunların yanında ve başında Kürt ülkesi ve halkının sembolü olan Ala Rengîn’in dalgalanması gerekir. Ve bu yapıldığında görülecektir ki, kıyıda, kenarda duranlar da harekete geçecek, kendilerini her hangi bir örgüt veya partinin flama ve bayrağı altında ifade etmekte güçlük çekenlerin der katılımı ile yurtsever saflarda yer alanların sayısı katlanarak artacaktır.

msahin1@web.de