Öndeş'in ilk romanı olan kitap, kendine has imgeleriyle okuyucuya farklı bir okuma alışkanlığı kazandıracağa benziyor. Linç eylemine kalkışanlar, beyin ve yüreklerini değil, daha çok burunlarını kullanır. İyi koku alır onların burnu. Bir 'linç edici', kendini 'vazifesine'ne kadar kaptırmış olursa olsun, soğuk bir hesapçıdır aslında. En heyecanlı anlarda bile, bir gözüyle mutlaka genel durumu ve resmi güçlerin pozisyonunu kollar. Bir adım fazla öne çıktıysa, hemen kendini ayarlar! Yani, 'cinnet', 'kitle psikolojisi' gibi lafların hepsi yalandır. Ortada cinnet filan yoktur, bal gibi hesap vardır. Linç eylemi, ister fiziki, isterse entelektüel anlamda yapılsın, devletin ya da genel toplumsal biçimlenişin onayını almadan gerçekleştirilmez. Ve biz ‘sade vatandaşlar’ olarak hep işin bu tarafında, linç edicilerin cephesinde dururuz aslında. Perdenin öbür tarafında olmak, dehşet vericidir, korkunçtur, bütün darbeleri hissetmek, bütün o kanı kendi vücudumuzdan akıtmak demektir. Bu, Golgotha’daki İsa gibi, sırtımızda ağır bir haçla yürümektir ve biz, kenarda olmayı, biraz üzülmeyi, acımayı severiz. Ama asla haçın altında olmak istemeyiz!

Linç olayının otopsi raporu

Bir riyakarlık yuvası olarak kasaba, herkesin bildiği sırları herkesten özenle saklayan sıkıcı ortamıyla linç eyleminin en verimli toprağıdır. Tavuk kesemeyecek adamları bir anda elinde baltayla haykırırken görürsünüz, karınca incitemeyenler elde benzin bidonuyla dolanırlar ortalıkta; şaşırıp kalırsınız! Şaşırıp kalacak bir şey de yok aslında; 'milli şuur' dediğimiz şey, zaten her zaman 'şuurunu yitirmiş' kalabalıklardan yaratılmaz mı? Kasaba ortamında gerçekleşen çok katmanlı bir linç olayının otopsi raporu gibi Habiba. Ama karışık biraz; daha kökten bakıldığında aslında linç edilen, kendini birazcık o riyakarlığın dışında tutmak isteyen herkestir. Latif Bey’in dediği gibi, “... Nerede şu kadarcık asalet zerresi fark etse üstüne çullanmayı kendine vazife addetmiş” olan bu uğultulu kalabalık -ki kendi sesleri yoktur onların- her türlü aykırılığı “kendilerine yapılmış bir hakaret” olarak görmektedir. İsmail’e yaptıkları gibi doğrudan ya da Nihal’e yaptıkları gibi “sessizlik” yoluyla saldırdıklarında da asıl hedefleri, asalet ve vicdandır. Yürek temizliğinin asla cezasız bırakılmadığı bir yerdir orası; tıpkı ülkenin tamamı gibi... Habiba, bir sinema fikri olarak, daha doğrusu sinema duygusuyla 1990’ların sonunda yazıldı. 

KÜLTÜR SERVİSİ