
Şiddetin topolojisine dair notlar 1. BÖLÜM
Yılmaz FIRAT
direnişçi: soyadım, onuru kırılmış
adım, horlanmış durumum, isyancı
yaşım, dağın-taşın yaşı.
anne: benim ırkım, insan ırkı;
dinim, kardeşlik.”
-Aime Césaire-
“Müstehcen Efendi” başlıklı makalesinde, “Yahudi düşmanı söylem, Yahudi figürünü gerçekte hiçbir yerde bulunmayan, hayalet benzeri bir olgu olarak kurar, ondan sonra da ‘Kavramsal Yahudi’ ve gerçekte var olan Yahudilerin gerçekliği arasındaki boşluğun ta kendisini Yahudilere karşı ana tez olarak kullanır” der, Slavoj Zizek. (1)
Bu topraklarda devletleşen Sünni-Hanefi İslam geleneğinin de Sünni olan ve sonradan Sünnileştirdiği toplumsal yığınları kendi iktidarı etrafında kümelemek için başvurduğu yollardan biri, gerçekte var olmayan bir “Kavramsal Alevilik” söylemidir. Alevi gerçekliğiyle, inancı ve kültürüyle ilgisi bulunmayan ancak Alevilere yakıştırılan onlarca aşağılayıcı sıfatı, ana tez olarak kullanır, yüz yıllardır. Alevilere karşı kullanılan bu söylem ve tutum, Sünni-Hanefi mezhebinin somut temsili sayılan Osmanlı egemenliği boyunca sürer. (2)
Türk modernleşmesinin önemli basamaklarından sayılan Kemalist Cumhuriyet’in tarihsel süreci de “Kavramsal Alevilik” söyleminin bertaraf edilmesi, aşılması noktasında ciddi bir tutum sergilemez; bilakis bu tutumun devamı noktasında pratikler sergiler. Cumhuriyet’in kuruluş günlerinde Koçgiri (1921), Cumhuriyet’in ilk döneminde ise Dersim mezalimi (1938) ile Alevilere karşı ilk sınavını verir. Dersim mezalimini sadece “Türklerden müteşekkil bir Türkiye” fikriyatı üzerinden Kürt’ün ezilmesi olarak görmek, Cumhuriyet egemenlerinin mezhepsel karakterine kör olmak demektir.
“Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” sacayakları üzerinden kendi varlığını ikame ettirmeye çalışan Kemalist Cumhuriyet paradigması, tarihsel konjonktüre göre bu sacayaklarından birini önceler, kullanır: Ulus-devlet olmak yolunda atılan ilk dönem adımlarda Türkleşmek ve Muasırlaşmak ön plana çıkarken İslamlaşmak da vardır; ama geri plandadır. Her ne kadar tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması kararından Bektaşi dergâhları da “nasiplenmişse” de o dönem için iktidarın hedefi, iktidara ortak olmak isteyen Sünni mezhepli tarikatlar olup daha çok Nakşibendilik ve Said-i Kürdi (Nursi) üzerinden de Nurculuktur. İbadetlerini tekke ve dergâhlarda gerçekleştiren Aleviler, bu yasaklamadan sonra ibadetlerini gizli yapmak durumunda kalırken; Sünniler camileri -bugün de olduğu gibi- hem ibadet hem de örgütlenme mekânı olarak kullanır. (3)
Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde ittifak ettiği İslami çevreleri halifeliğin kaldırılması, tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması ile siyasal ve kurumsal olarak tasfiyeye girişen, 1930’daki Menemen Olayı’nı İslami çevreleri sosyo-politik çerçevede baskılamanın bir aracı kılan, “Türk tipi laiklik” ilkesini uygulamaya çalışan, kısa bir dönem de olsa ezanın Türkçe okutulması gibi “fantezileri” deneyen ilk dönem Cumhuriyet kadroları, Alevi kitlelerinin Osmanlı’nın tasfiyesi sonrasında nefeslenmesini, kısmi olarak rahatlamasını sağlar ve CHP de bir çekim merkezi olur Aleviler için.
1950 sonrası dönemde Türk gençliğinin komünizmle ilişkilenmesinin önünü kesmek, SSCB’ye karşı beynelmilel güçlerle girdiği ilişkilerin de gereği olarak bu defa “İslamlaşmak”, Türkleşmek ile at başı konuma getirilir. Böylece Türk-İslam sentezinin politik temeli sağlamlaştırılırken komünizmle mücadele dernekleri ile de kurumsal ve kadro alt yapısı oluşturulur. Bu süreçte hiçbir zaman “Muasırlaşmak” geri plana itilmez, Batı dünyası ile dirsek teması sürdürülür; hatta kol kola girilir. “Çağdaş Batı dünyası” ile girilen başta kapitalist ekonomik ilişkiler ağı olmak üzere siyasi ve askeri ilişkiler de zaten bunu mümkün kılmaz.
1961 Anayasası’nın etkisiyle oluşan kısmi toplumsal rahatlama döneminde Aleviler, 1964 yılında Hacı Bektaş-ı Veli Dergâhı’nın müze olarak açılması ile ilk “resmi” cemlerini dergâhın bahçesinde gerçekleştirir. (4) “Aleviliği Alevilik yapan, yani ideolojik şekillenmesini sağlayan şey, bizzat onun karşı çıktığı ezilme ilişkileri” (5) olduğundan; yükselen sol, devrimci, demokrat hareketlenme içerisinde yer alan/öncülük eden Alevi gençliğinin etkisiyle de devrimci-demokrat fikriyat kitleselleşir Alevi toplulukları arasında. Yakın dönemdeki Gezi olaylarında devlet güçlerinin saldırıları sonucu hayatını kaybedenlerin birçoğunun Alevi genci olması; Alevilerin ilerici, aynı zamanda direngen, isyancı ruhunun tarihsel birikiminin bugüne yansıması, o ruhun bugüne taşınmasıdır aynı zamanda.
Sol, devrimci-demokrat hareketleri hedef tahtasına oturtan 12 Mart 1971 darbesinden dönemin Alevi toplulukları da “nasiplenir.” (6) Devlet tarafından organize edilen gerici ve ırkçı çevrelerin yerellerdeki küçük çaplı saldırıları, 1978 Maraş ve 1980 Çorum Olayları ile doruk noktasına ulaşır. Maraş ve Çorum, 12 Eylül darbesine gerekçe gösterilen olaylar zincirinin birer halkası olarak tarihe not edilir. ’90’lara gelindiğinde dernek, dergâh ve cemevleri üzerinden örgütlenen, yayın alanında her geçen gün daha da zenginleşen Aleviler, bu defa Sivas ve Gazi Olayları ile bir kez daha hizaya getirilmeye çalışılır.
Egemenler ve direnenler açısından en sıcak dönemlerden biridir ‘90’lar: PKK öncülüğündeki Kürt siyasal hareketinin her alandaki yükselişi, Refah Partisi’nin merkezde olduğu siyasal İslam’ın büyük kentlerde artan hâkimiyeti ve bir taraftan da taleplerinin karşılanmasını isteyen Aleviler, dönemin Cumhuriyet egemenlerinin sinir uçlarıdır.
***
Egemenler tarafından hem Kürt siyasal hareketinin unsurlarına karşı -bugün de olduğu gibi- “hukuki yollardan” mücadele edilip yasal siyasal parti ve kurumlar kapatılıp milletvekilleri tutuklanırken, bir taraftan da Kürdistan’da Hizbi-Kontralar vasıtasıyla binlerle ifade edilen faili meçhul cinayetler işlenir; köy boşaltmalar, zorunlu göç uygulamaları devreye sokulur.
Burada şunu da eklemek gerekir: Dönem, Kürdistan gerillasının artık Dersim kırsalı üzerinden Sivas ve Karadeniz dağlarına yöneldiği, metropollerde de örgütlülüğünü tamamlamaya çalıştığı, Türkiyeli devrimci yapılarla ilişki geliştirdiği bir dönemdir. Türk egemen devlet yapısının kendine tehdit görüp bertaraf etmek konusunda hızlı hareket ettiği en önemli noktalardan birisi de budur. Nitekim 7 Haziran seçim sonuçlarından sonra geliştirilen savaş konsepti de bu minval üzerinden okunabilir.
1956 yılında kurulsa da asıl etkinliğini 1963’ten sonra gördüğümüz devlet kontrolündeki Komünizmle Mücadele Derneklerinde örgütlenen Türk-İslamcı yapı; sonrasında İslami rengi ön plana çıkanlar ve milliyetçi/Türkçü rengi ön plana çıkanlar merkezde olmak üzere türlü gruplara ayrılır. Ancak ne devlet ne de bu gruplar birbiriyle bağını keser. Tabiri caizse iki taraf da birbirinin “nimetlerinden” yararlanır. (7) Siyasal İslam’ın bürokratik-vesayetçi Kemalist egemenler karşısında giderek “özerk” bir yapıya dönüştüğü yıllardır ‘70’ler, aynı zamanda.
SSCB ve İran İslam Devrimi’ne karşı beynelmilel düzeyde geliştirilen “yeşil kuşak projesi”, yerelde “ılımlı İslam” söylemiyle karşılığını bulurken; 12 Eylül rejimi tarafından cemaatlere örtülü ödenekten aktarılan paralar (Gülen grubu da ziyadesiyle yararlanır), sayıları hızla artırılan imam hatipler vasıtasıyla yeni nesil gençliğin de oluşturulması, ‘90’larda Refah Partisi’ni iktidara taşıyan yolun asfaltı olur.
“Gençlik; sol, devrimci-demokrat düşüncelerden uzak dursun, emek-sermaye çelişkisi üzerine kafa yormasın, kapitalist sömürü düzenini sorgulamasın, etnik ve mezhepsel asimilasyon ve entegrasyona tepki göstermesin” anlayışıyla imam-hatipleşmenin önünü açan 12 Eylül pratiği, sonrasında kontrolden çıkan ve kendi iktidarını tehdit eder bir güce ulaşan siyasal İslam’ı kontrol altına alabilmek için “bin yıl süreceğini” iddia/hayal ettiği 28 Şubat post-modern darbe sürecini devreye sokar. Bu müdahale de Erdoğan önderliğindeki AKP’nin iktidarlaşmasının, kendilerinin de tasfiyesine yol açacak yeni bir maceranın başlangıcı olur aslında.
Toplum mühendisliği yapmayı, sosyolojik yapıyla oynamayı Osmanlı’dan miras alan Kemalist Cumhuriyet elitleri, her yaptıkları hamlede kendi mezarlarına giden yolu döşediklerinin farkında değildir. Ergenekon ve Balyoz davalarıyla devletten tasfiye edilme noktasına gelen Kemalist egemenler, Gülen grubu ile Erdoğan arasındaki çelişki ve çatışmaları, -Erdoğan’ın da içine düştüğü zor koşulların imkân vermesiyle- lehine çevirerek hem devlet içi bir güç odağını (Gülenciler) tasfiye eder hem de zayıflayan gücünü yeniden toparlar.
Aleviler ise, Sivas ve Gazi Olayları ile baskılanmaya çalışılsa da -yine bir “sistem/mühendislik hatası” ile- Alevi kitleler arasındaki örgütlülük artar ve direngen bir tutum sergilenir. Nitekim Sivas’ta cenaze kortejinde “PKK Sivas’a” sloganları atılır sık sık. Gazi’de başta cemevi olmak üzere Alevilere ait ev ve iş yerlerine dönük “faili belirsiz” saldırılara karşı PKK’nin metropol yapısı Alevilerin yanında durarak öz savunmayı örgütler ve direnir. PKK, Kürt sorunuyla kendini sınırlandırmış bir hareket olmadığını, Kemalist Cumhuriyet’in mağdur ettiği tüm ezilenlerle ilişkilenip demokratik bir dönüşüm gerçekleştirmenin temel dinamiklerinden biri olduğunu gösterir.
Sivas’taki katliam, egemenlerin yükselen siyasal İslam’ı da baskılamasının bir aracı haline getirilerek devlet tarafından bir taşla birkaç kuş vurulmaya çalışılır. Kamuoyu “şeriatçı-laik çatışması” üzerinden yönlendirilir ki ortalıkta bir çatışma durumu da yoktur, çatışma karşılıklı olurken burada bir tarafın diğer tarafa yönelik nefret söyleminden beslenen saldırısı vardır. Ortalıkta devlet eliyle organize edildiği belli olan bir katliam söz konusudur. 6-7 Eylül Olayları gibi...(8)
2000’lere gelindiğinde ise Kemalist bürokratik-vesayet sistemine karşı durma, Türkiye’deki özgürlük ve demokrasi alanını genişletme, Kopenhag Kriterleri’ni benimseme, Kürt sorununu çözme, Alevi açılımı gerçekleştirme gibi vaatleri yerine getirme sözü ile geniş halk yığınlarının desteğini alan Erdoğan-Gül-Arınç öncülüğündeki AKP, gelinen noktada, on beş yıllık süreçte bu yüz yıllık sorunların çözümünü esas alan bir tutum sergileyemez. “Hayati derecede önemli” olan bu sorunları, beklenti yaratarak kitleleri kendine bağlı hale getirmeye, bir sonraki seçimi kazanabilmenin enstrümanı kılmaya çalışır ve nihayetinde de gün itibarıyla çözümün iktidarı değil, çözümsüzlüğün iktidarı olduğunu -özellikle 7 Haziran seçimleri sonrasında girdiği pratiklerle- yeterince ispatlar. Bizatihi statükonun kendisine dönüşür.
NOTLAR
1) Toplum ve Bilim dergisi, Sayı 70, s. 68
2) Alevi - Bektaşi tarikatlarının bir kısmının özelikle yeniçeri ocağı üzerinden Osmanlı’yla kurduğu ilişkiler, bu gerçeği değiştirmez. Bu noktada Erdoğan Aydın’ın “Osmanlı’da Yeniçeri-Bektaşi İlişkisi ve Etkileri” başlıklı makalesi okunabilir.
3) Burada, düzmece 15 Temmuz Darbesi gecesinde camilerden sabahlara kadar okunan salaları da hatırlayalım.
4) 17 Ekim 1966’da Türkiye siyasal yaşamına Alevilerce kurulmuş bulunan Birlik Partisi de katılır. Birlik Partisi’nin amblemi Hz. Ali’yi simgeleyen bir aslanla, onun çevresinde On İki İmamı simgeleyen on iki yıldızdan oluşmaktadır.
5) “Arap ordularının, başta Türkler olmak üzere zorla egemen oldukları diğer halklara dayattıkları İslâmiyet’in, revizyondan geçirilerek hümanist bir kalıba dökülmesidir, Alevîlik. Bunun devamı olarak da “kendilerinden” çıkan Selçuklu ve Osmanlı egemenlerinin vergi ve askere alma, tebaa yapma ve Sünnîleştirme dayatmasına ve bunu izleyen baskı ve dışlanmaya karşı direnişleri sürecinin ürünü olarak olgunlaşmış bir dinsel kültürdür, Alevîlik.” –Kimlik Mücadelesinde Aleviler, Erdoğan Aydın, Literatür Yayınları, 2013
6) 5 Haziran 1966’da Muğla’nın Ortaca ilçesinde Nur cemaatine bağlı Sünniler’in yeşil bayrak açarak Tahtacılar’a (Türkmen –Aleviler) yönelik saldırıları da unutulmasın.
7) Son on beş yıllık süreçte, ideologları vasıtasıyla Kemalist vesayet yapısına “saldıranlar”, o günlerde devrimci-demokratlara karşı devletle birlikte iş tutup devletin bütün olanaklarını sonuna kadar kullanır ve o döneme dair de en ufak bir özeleştiri vermez.
8) İstanbul’da yaşayan Rum azınlığa karşı 6-7 Eylül 1955’te gerçekleşen organize toplu saldırı. Devlet güçleri olaylar esnasında Sivas’taki gibi “izleyici koltuğu”ndadır.
YARIN:
* AKP’nin Alevi düşmanlığının tarihsel arka plânı
* ‘Kaybolmayan şeyler vardır, biri de şiddettir’