
Berlin Kürt Enstitüsü’nün 2001 verilerine göre, 20 milyonu Türkiye, 10 milyonu İran, 6 milyonu Irak, 2 milyonu Suriye, 1 milyon Avrupa ve 500 bin kişi ise Rusya Federasyonu’nda olmak üzere kırk milyonluk devletsiz bir halkın içinden; 550 bin km karelik yüzölçümüyle Kürdistan ve bunun 250 bin km’lik en büyük parçası olan Türkiye Kürdistanı’ndan çıkmış bir önder olarak A.Öcalan’ı, sadece Kürt halkının ve o coğrafyanın önderi olarak sınırlandırmak, onun ideolojik-politik-felsefik ve tarihsel değerlendirmeleri ve onun özgünlüğüyle örtüşmemektedir.
Uluslararası bir kişilik: Öcalan
Halk Önderi A. Öcalan’ı doğru tanımlayabilmek için halkıyla birlikte ele almak zorunludur. Kürt halkının ondan önceki ve ondan sonraki durumunu, ortaya çıkan örgüt gerçekliğini, mücadelesini, ideolojik-politik-askeri ve örgütsel değişim ve dönüşümlerini, önderiyle bütünleşen halk gerçekliğini, kişisel tarihindeki özellikleri ve bu özelliklerin nitelik sıçramaları sonucu önderlik kurumuna dönüşerek birey olmaktan çıkması ve halklaşan bir kişiliğe ulaşmasını bir bütün olarak incelemek gerekir. Fakat öncelikle görülmesi gereken, Öcalan’ın artık “Kürt Halk Önderi” tanımlamasına sığmadığıdır. Çünkü onun geçirdiği evrim bu tanımlamayı aşmıştır. Gerek Kürt sorununun Ortadoğu ve bağlamında dünya sorunu olması, gerekse savunmalarında ortaya koyduğu demokratik ekolojik cinsiyet özgürlükçü toplum paradigması, çözümlemeleri/evrensel değerlendirmeleri ve de küresel güçlerin ona yönelik komplosu, Öcalan’ın uluslararası kişiliğini ortaya koymaktadır.
Bu durum bile onun sadece bir halkın önderi olarak değerlendirilemeyeceğini göstermektedir. Ayrıca, ideolojik yaklaşımın, saflarda değişik uluslardan insanların bulunmasının, kurtuluş ideolojisini halklara sunmasının, sosyalist karekter taşımasının, Kürdistan’da Türk, Arap, Çerkez, Laz, Abaza vb halk ve azınlıkların, Alevi, Sünni, Ezidi vd inançlardan insanların içiçe yaşıyor olmasının, sorun ve taleplerin ortaklaşmasının ve de BDP’nin bir Türkiye partisi olarak örgütlenmesi gerekliliğinin bir sonucu olarakta bu yaklaşım önemli olmaktadır. Bu bağlamda Öcalan sadece Kürt halkının bir değeri olarak daraltılmamalıdır. Eğer uluslararası bir komplo ile tasfiye edilmek istenen biri varsa, o herhangi biri olarak görülemez. Öcalanı kendi halkıyla sınırlandırmayarak etkisini yaymak, onun duruşuna daha uygun bir yaklaşımdır. Öcalan’ın kendi savunmalarının başka dillere de çevrilmesini ve de demokrasi güçlerinin bir araya gelmesini istemesi ve “...sadece milliyetçi temelde dar kalan bir anlayışla Kürt sorunu çözülmez. O yüzden diğer çevrelere tekrar tekrar gidilmelidir” demesi de göstermektedir ki, o kendisini ülke, bölge ve dünya halklarıyla da bütünleştirmek istemektedir. Çünkü o her şeyden önce kendisini bir sosyalist olarak tanımlamakta ve “sosyalizmden kuşku duymak insanlıktan kuşku duymaktır” demektedir. Sosyalizm ise halkların özgürlük sistemidir.
Önder, artık ezilenlerin önderidir
Halk Önderi A. Öcalan’ın paradigması özünde komünal demokratik değerlerin güncelleşmesini esas alır. Bunun ekseni de halklar arası birliktir. Sadece Kürtleri değil, tüm bölgeyi kapsar. Fakat Kürt halkının önüne konmuş olan Kürt sorunu temel bir sorun olduğundan, bu çözülmeden demokratikleşmenin sağlanamayacağı, seçim barajının, Anayasanın, YÖK’ün, koruculuğun, asgari ücretin arttırılmasının, dernekler ve sendikalar yasasının, seçim yasasının, yerel yönetimler yasasının, ceza yasalarının, işsizlik ve yoksulluğun, taban fiyatlarının, eğitim, sağlık ve altyapı hizmetlerinin ve diğer temel hak ve özgürlüklerdeki sorunların çözülmesi de Kürt sorunu dolyısıyla savaşın bitmesine bağlı sorunlar olduğundan dolayı, Kürt sorununun öne çıkartılması isabetli bir yaklaşımdır. Çünkü bu sorun aynı zamanda Ortadoğu’nun demokratikleşmesinin de önünde ki temel engellerden biridir.
Her saat başı milyon dolarların aktığı bir savaş varken, tüm hizmetlerin ve hakların bu savaş ekonomisine göre düzenlenmesi ve buna bağlı olarak halkın yoksullaşması kaçınılmazdır. Bu nedenle tek başına sosyal bir hakkın istenmesiyle sınırlandırılmış grev vb haklı direnişlerin gerekli ama yetersiz olacağı açıktır. Örneğin “emek gücümüzün sömürülmesiyle elde ettiğiniz paraları harcadığınız savaşa son verin” şiarıyla yapılacak bir grevin, sorunun temelini hedeflemiş olacağı da açıktır. Çünkü işçilerin istediği para zaten savaşa harcanıyor. İşte bu nedenledir ki, Kürt sorununun çözümünü başat olarak ele almak doğru bir yaklaşımdır. Ve yine buna bağlı olarak halk özgürlük hareketi ve önderliği sadece Kürtlerin değil, onlarında birlikte kader ortaklığı yaptığı işçi, köylü, öğrenci, memur, kadın, ekoloji, engelliler, çocuk ve yaşlıların; bir bütün olarak ezilen ve sömürülen toplumun sorunlarını çözmeyi hedeflediğinden, önder, ezilenlerin önderi, parti de ezilenlerin partisidir. Sadece Kürt halkının olmaktan çıkmıştır. Bu tarihin yüklediği bir sorumluluk gerçeğidir.
Kardeşlerini ayağa kaldıran el...
Kürt halkı önderini kendi bağrından çıkartmış ve ayağa kalkmıştır. Büyük bedeller ödeyerek özgürlüğe yürüyen mazlum Kürt halkı, 12 Eylül askeri faşist darbesinin yere düşürdüğü kardeşlerini ayağa kaldırmak için elini uzatıyor ve “elimi tutmama lüksüne sahip değilsin, çünkü aynı sorunları yaşıyoruz ve istediğimiz özgürlüğe de ancak birlikte olursak erişebiliriz” diyor. İşte Kürt halkını bu yola sokan da Öcalan’ın kendisidir. Milletvekillerimizin bileşimi, Kongre-Parti çalışmaları vb örgütlenme çalışmaları da bu ihtiyacın ürünüdür. A.Öcalan‘ın bu halktan ayrı ele alınamayacağının ispatı da bu halkın bugün geldiği seviyedir. Çünkü o, halkın ihtiyacına göre kendisini geliştirerek aşan, kendisini insanlığın gelişmi dışında ele almayan bir özgür birey olma durumunu ve hiç bir gelişmeyi yeterli bulmamayı, çok yönlü bir insanın ve demokratik sosyalist bir toplum duruşunun temsilidir.
Öcalan savunmalarının içeriği ile birlikte incelendiğinde, demokratik uygarlık tarihinde tanrıların maskelerini düşüren, barış-özgürlük ve adalet mücadelesinin sentezci bir ustası olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle, kendisinin günümüzün “maskesiz tanrıları” tarafından hedef seçilmesi şaşılacak bir durum değildir. Çünkü bu onların kendi “çıplak krallıkları”nın bir gereğidir.
Öyleyse, günlük dilde, sloganda ve basın-yayında Öcalan için “halk önderi”, hareket için de “halk özgürlük hareketi” tanımlamasını kullanarak Kürt halkından halklara taşırmak aşamasına geçilmelidir. Bu aynı zamanda Kürtlerin dışındakilerle kaynaşmasını ve iç içe geçişini ve böylelikle de “dışındakiler” kavramının geçersizleşmesini kolaylaştıracaktır. Eğer bu taşırma süreci başarıyla tamamlanırsa, önderlik posterleri ve hareketin simgeleri sadece Kürtlerin değil, diğer halklarında ellerinde dalgalanacaktır. Yani şimdi önderliği ve hareketi ve de dolayısıyla özgürlüğü tüm emekçilere-ezilenlere taşırarak zenginleştirmenin zamanıdır.
Halklaşmış bir önderlik
2011 Newrozu’nda çok daha güçlü olarak açığa çıkan gerçeklik, Öcalan’ın halklaşmış bir önderlik olduğunun ispatlanmasıdır. Halkın dilinden düşmemesi kadar, onun önerdiği Demokratik Cumhuriyet, Demokratik Vatan, Demokratik Ulus ve bunların güvencesi olacak olan demokratik Anayasa ve de Demokratik Özerk Kürdistan talebinin halk tarafından onaylanması ve belediyelerinde, halk meclislerinde ve diğer alanlarda bunun fiilen pratikleştirilmesi uğraşıdır. Diğer yandan bu halkın demokratik mücadelesinin temel biçimi olan serhıldanlarda da bunun dillendirilmesi, halklaşmış bir önderlik gerçekliğinin çok kararlı ve meşru bir düzeye ulaşmış olduğunu göstermektedir.
Bu yakıcı gerçeklik beraberinde başta Türk devleti olmak üzere küresel güçleri de son karar ve son hamle noktasına yaklaştırmış görünmektedir. Kürtler açısından da geçerli olan bu son hamlenin kanlı bir hesaplaşmayla mı yoksa muhataplarla görüşmelerin devamıyla mı olacağına ilişkin kesin cevabı önümüzdeki günlerde daha net görebileceğiz. Ama dağlara doğru yola koyulmuş askeri yığınakların aceleci yolculuğu, sınırötesi askeri operasyona meclisin tekrar onay vermesi, BDP’ye yönelik tutuklamalar, rehin tutulan A.Öcalan’ın ailesi ve avukatlarıyla uzun zamandır görüştürülmemesi, aslında egemenlerin büyük bir telaşa kapıldıklarının da ip uçlarını vermektedir. Çünkü Newroz’da, seçimlerde ve Demokratik Özerklik’in ilanında ve son dönemde ki Kır ve Şehir bütünselliği taşıyan Devrimci Halk Savaşı’nın gerilla eylemlerinde ifadesini bulan mesajları çok net alınmış ve sona doğru hızla yaklaşıldığı bir kez daha görülmüştür. Bu nedenle, sonucu son bir hamleyle kendi lehlerine değiştirmek için demokratik-sivil alana yönelmişlerdir. Fakat bu devletin en vahşi uygulamaları yapabileceği de tarihten fazlasıyla örnek sunmaktadır.
‘Dostlar’ın çareleri nedir?
Özgürlükçü Kürtlerin uzun yürüyüşünün yeni bir aşamasına girildi. Köleleştirilmiş ve işbirlikçi Kürt yaratmak isteyenlerin inkar ve imha politikalarınında sonu yaklaşıyor. Telaşlanıyorlar. Özlemlerin özgürlükle uyumlu olarak inşa edilmesinin yolu olan hakikate ulaşma yolculuğunda çekilmiş ve çekilmekte olan acılar ve ödenmiş bedellerin sahipleri, kazanımların heba olmaması için, zalimlerin “teslim olun!” çağrılarını, yorgun ama güçlü ayaklarıyla çiğnemeye kararlı olduklarını gösteriyor ve “ölümü kabul ederiz ama teslim olmayı asla!” diyerek cevaplıyorlar.
Peki ya “dostlar!” Onlar bu son hesaplaşma da ne yapmayı, saflarını nasıl belirlemeyi ve kimin siperinde kime omuz vermeyi düşünüyorlar? Yoksa 1970’lerde başlayan klasik tartışmaları hala devam ettirmeyi ve eleştirme özgürlüğünün rahatlığına ve keyfine ara vermemeyi mi düşünüyorlar? Unutulmamalıdır ki, egemenlerin “teslim olun!” çağrıları aynı zamanda bu dostlarada yapılmaktadır. Bu çağrıya karşı ya eller havaya kalkacak ya da bir çare bulunacak. “Dostlar”ın çareleri nedir? Bunun geç olmadan cevaplanması ve 12 Eylül cuntasının vurduğu darbenin örgütler üzerindeki sonuçları tekrar hatırlanmalıdır. Sözleri eski bir gerilla komutanına ait olan ve dillerden düşmeyen türkünün bir dizesinde de geçtiği gibi, “cane cane cane işte meydane iyi günün dostu nerdesin hani...?” Öyleyse, “yıkıcı eleştiri” denen yöntemden “yapıcı eleştiri” yöntemine geçiş yapmak gerekiyor. Yani sağırlığı, körlüğü, bahaneciliği, oportünistliği, gerçekleri çarpıtmayı ve bunun üzerinden kendini yaşatmayı tam zıddıyla yıkan; sarsan, titreten ve kendine getiren bir eleştiri üslubu, Özellikle de Türkiye koşullarında bir gerekliliktir. Bunun bilinciyle hareket eden mücadelenin samimi dostlarının, Kongre-Parti çalışmalarındaki emeğinin verdiği umut, bugün çeşitli kaygılarla kendini dışında tutan devrimci-demokrat oluşumların da halklarımızın ve konjonktürel ihtiyacın gereklerine göre mücadele alanlarında ve oluşumlarında yer alacakları inancı ve çabası da hala devam etmektedir. Çünkü ancak, tüm devrimci-demokrat-sosyalist ve diğer tüm insan hak ve özgürlüklerinden yana emek güçleri, dernek, çevre, kişi, grup, partiler vd güçlerin mücadele birliği ile halklar arasında yaratılan düşmanlığın önüne geçilebilir ve özgürleşmenin önü açılabilir. Zaten Demokratik Konfederalizm’in ülkemiz ve Ortadoğu’daki ilk temel ilkesi de halklar arası kardeşlik ve demokratik ilişkilerin yaratılmasıdır.
‘Dost görme’ anlayışı aşılmalı
Bu nedenle, mücadele birliği içinde olunması gerekenlerin kendilerini “Kürt halkının dostu” olarak görme yaklaşımı kesinlikle aşılmalıdır. Çünkü kaderde ortaklık vardır. Egemenler baskı ve sömürülerini ayrım yapmadan gerçekleştirmektedirler. Ortak vatan da sorunlar ve özlemler de ortaktır. Özgürlük-adalet ve barış herkesin ihtiyacıdır. Kürtlerin özgürlük sorunu özünde herkesin özgürlük sorunudur. Çünkü savaşa ayrılan bütçe nedeniyle herkesin eğitim, sağlık, ücret sorunları kadar siyasal ve sosyal haklardaki kısıtlamalarda bu savaştan kaynaklıdır. Bu nedenle özgürlükçü Kürtlerin dışardan destekçileriymiş gibi “dostlar” kavramını kullanmak ve buna göre davranmak yerine, bunun bir bileşeni olmak nesnel duruma daha uygundur.
Zaten bu gerçeklik nedeniyledir ki, daha 2010 Mart ayının üçüncü haftasındaki görüşme notunda Halk Önderi Öcalan egemen güçlerin büyük saldırı ihtimaline karşı verilecek olan direnişi kastederek, “bu direniş sadece PKK-Kürt direnişi de değildir. Halkların direnişidir, Türkiye adına Türkiye halkları adına da bir direniş olacaktır...” demiştir. Yani ayrım yapmadan ezilenlerin direnişi olduğunu vurgulamaktadır. Bu nedenle, kendini grup çıkarları vb nedenler ve bahanelerle dışında tutmak, “siz sizsiniz biz de biz” diyerek, özelde Türkiye genelde Ortadoğu halkları arasında Sol’dan “ayrımcılık ve bölücülük yapmak” halkların çıkarına değildir. Oysa tarih “bahanelerin krallığı”nı yapanlara bas bas bağırarak, “kendine gel, geç kalma ve siperlerdeki yerini al” çağrısını yapmakta ve buna uymayanları bir karikatüre dönüştürerek halkın dışına atmaktadır. Tarihin dobra dobra demesi odur ki, pasif ve korkak bir yaklaşımı ifade eden dostlar dönemi de artık bitmiştir. Artık, “kınıyoruz”, “lanetliyoruz”, “destekliyoruz” sözleri anlamını yitirmiştir.
Ortak mücadele Bloğu
Dostluk edebiyatı yapanlara yüksek öngörüsüyle daha 2010’da A. Öcalan şöyle seslenmekteydi: “Bu işler öyle lafla falan olmaz. Siyaset ciddi iştir. Halkın işleri ciddi işlerdir. Pratik gerekir. Sorumluluk alınmalıdır… Türkiye’de sol ve demokrat güçlerle birlikte ortak bir MÜCADELE BLOÐU oluşturulmalıdır. Türkiye’de bahsettiğim tehlikeler herkes içindir. O yüzden ortak mücadele hattı an be an saat saat örülmelidir. Ciddi olunmalıdır. Herkes bu konuda üzerine düşen görevi yerine getirmelidir.”
Kapitalist modernitenin sahipleri sömürüyü esas alıyor. Sosyalist zihniyete sahip olanlarsa gerçek barışın adı olan özgürlüğe koşuyor. Bu nedenledir ki Öcalan, “sosyalizmi kurup insanı dönüştürmek değil, sosyalizmi kuracak insanı yetiştirmeli” ve de “toplumu sosyalistleştirmeliyiz,” diyerek, bugünden yarının görevinin ne olduğunu işaret etmektedir. Bu da onun önderliğindeki evrenselliği bize gösterir.
Dememiz şudur ki, gün mücadele günüdür. TC’nin ve sırtını dayadığı emperyalist kan emicilerin karşısında birlikte mücadele etme günüdür. Kimse kimseden örgütünü dağıt ve bize katıl isteminde bulunmamaktadır. Herkesin kendisi olarak diğerleriyle biraraya gelmesi, ilke ve programlarını birlikte belirlemesi ve tabii ki bunu da aşağıdan yukarıya doğru yani halkı söz ve karar sürecine katarak, yetkilendirerek yapması ve böylece halkların örgütlü gücünün somutlaştırılarak mücadeleye katılması çabası da zaten bunun içindir. Gerisi samimiyet, vicdan ve de yürek işidir… BİTTİ
HÜSNÜ ÇAVUŞ