Cezaevlerinde 30 tutsak “dönüşümsüz ve süresiz açlık grevine” başladı.

“Dönüşümsüz ve süresiz açlık grevi” ne demek?

Öne sürülen talep kabul edilmediği durumda eylemin “ölüme” kadar devam etmesi demek.

“Ölüm”... Ama “intihar” değil. Eylemci, devletin ve daha da çok demokrat ve vicdanlı insanlığın önüne kendi bedenini koyuyor. Verdiği mesaj çok açık: Ya bu talebim yerine gelecek ya da ben öleceğim; tercih edin.”

Devlet pis bir sırıtmayla “ölürsen öl” diyor. Ve pişkin pişkin devam ediyor: “Zaten sen benim için yaşayan ölüsün, yaşaman seni öldürecek güce henüz ulaşmamış olmamdandır.”

Devlet bu sinik lafları ediyor da, “insanlık” ne diyor?

İşte bütün mesele burada.

Bu “insanlık ailesinin” kimi fertleri “bu eyleme karar verdiğinde bana mı sordun?” diye omuz silkiyor.

Sana nasıl sorsun? “Öne sürdüğüm talep için kılını kıpırdatmadın, bana ölüme giden yoldan başka bir yol tanımadın, devletten farkın nedir senin?” İşte böyle diyor. Açlığın bedenini her saniye kemirdiği bir insan, “insanlığın” bu vurdum duymaz fertlerine böyle sesleniyor.

„İnsanlık ailesinin” kimi fertleri rikkate gelmiş, eylemciyi “ölümden” vazgeçirmek istiyor. “Kendine kıyma” diyor. “Daha önünde yaşanacak nice yıllar var.”

İçimden ben de böyle diyorum. Ama “ölüm yolcusunun” bana ne diyeceğini bildiğim için içimden geçeni dışımdan söyleyemiyorum: “Neden benim ölmememi benden bekliyorsun güzel kardeşim, benim ölmemem için neden sen bir şeyler yapmıyorsun?“

Bu “ölüm yolcusu” keşke bu sözlerle yetinse... Daha ağırını “aseton” kokan nefesiyle senin yüzüne vuruyor:

“Devlet beni yolumdan döndürmek için zehirli bir dille konuşmakta; senin ise ağzından bal damlıyor; yolumdan ha zehirli dille dönmüşüm, ha bal damlayan senin dilinle...”

Ben “içimden” geçen düşünce yüzünden utanıyorum.

Bu “ölüme yolculuk” neden? Neden bir değil, iki değil, yüzlerce insan zindanlarda “ölüme yatmaya hazırlanıyor?”

Sabah kahvaltısında TV ekranının karşısında kahvesini höpürdeterek yudumlayan rahatı yerinde adam, “eh, zavallılar zindanda ölümden beter hale gelmişler, ha şimdi ha müebbet hapsin bir anında ölmüşler, ne farkeder ki, ben de olsam hücremde açlıktan ölümü göze alırdım...”

Ne kadar gerçekçi; ne kadar rasyonel; ne kadar utanmaz bir zavallı bu! Kendi vicdanına “ben neden zindanda değilim acaba?” diye sormayı bile akıl edemiyor.

Urfa’da, Amed’de, Batman’da açlık grevine yatan “beyaz tülbentli” anneler, açlığa aldırmadan özgürlüklerini feda ederken, şu “akıllının” ayağındaki pijamasıyla sarfettiği sözlere ne denebilir ki?

Biz diyecek söz bulamasak da, özgür medya konuşuyor. İşte Medya Haber, Artı TV... Stêrk... TV ekranında Berlin’deki açlık grevcilerinin görüntüsü beliriyor. Derken Paris’ten, Londra’dan, Prag’dan, Moskova’dan görüntüler birbirini izliyor. Atlantik aşılıyor, New York’taki eylemciler “beyaz tülbentleriyle” ekranda. Kanada’da, Japonya’da...

Bunların “zoru ne?” Rahat mı batıyor bu insanlara? Bu Batı dünyasına gelmek için insanlar Ege’de, Akdeniz’de, Meriç’te ölürken, bunlar çoktan karaya çıkmış, Batı “cennetinde” hayat kurmuş. “Ölüm” de neyin nesi?

Pijamalı adam mahmurluktan uyanır gibi: “Yahu bunlar neden bu eylemleri yapıyor?” diye şaşkın şapalak soruyor.

Yanıt ANF’den:

“Beyaz tülbentli” anne haykırıyor: “Öcalan’ın üstündeki tecrit kalksın, faşist dikta yıkılsın, Kürdistan özgür olsun...Sen de özgür ol!”

“İnsanlık” ailesinin pijamalı ferdi ağzındaki tereyağlı ekmeği yutamıyor, boğazında duruyor, kahvesinden aldığı bir yudum burnundan geliyor. “Ben şey sandım” diye mırıldanıyor; “ücret artışı, emeklilik maaşı, konut kredisi, araba parası, çocuklarına burs, kredi kartı borçlarına taksit...”

Ekranda Leyla Güven’in, her bakana sükunet aşılayan kararlı ve candan yüzü beliriyor. “Talebim karşılanmadıkça, hiç kimse yanıma yanaşmasın.”

Pijamalı “kim ki bu” diye dikkat kesiliyor. Alt yazı geçiyor: Hakkari milletvekili...Tutuklu...Beyninde tümor, yaşı ellibeş, kızı gazeteci... HDP’li...39’uncu gününde... B 1 vitamini...Tümöre karşı ilaç...Kararlılık...Semptomlar...Unutkanlık...Kilo kaybı...

Berberoğlu, üstelik hükümlü olduğu halde bırakılmış. Özgür. Leyla Güven Berberoğlu ile birlikte, son seçimde Hakkari milletvekili olmuş; bırakılmamış... Ve “beni bırakın” demiyor; “TBMM’deki koltuğuma oturayım” demiyor; “maaşımı alayım, evime ev katayım” da demiyor.

Ne diyor?

“Öcalan’ın üstündeki tecrit kalksın, o konuşursa barış olur, Türkiye beladan, millet fakr u zaruretten kurtulur, insanlar özgür olur, kardeş kavgası son bulur” diyor.

Pijamalı rahatına düşkün adamın rahatı kaçmış. “Leyla Güven ölmesin” diye bir anda bağırıyor.

“Kim ölmesin, Leyla kim” diye mutfaktan sesleniyor pijamalının kızı, ardından oğlu da meraka kapılıyor, derken pijamalının eşi elindeki omlet tavasıyla salona koşturuyor.

“Kim ölüyor, Leyla kim?” diye korkuyla kocasına soruyor.

Öğreniyorlar.

Ve o gün yemek masasını usulca topluyorlar. Evde çıt çıkmıyor. Pijamalı takım elbiselerini giyiyor. Eşi başına beyaz tülbent bağlıyor. Kızı anneye sarılıyor, oğlu babasının elini öpüyor. Yiyeceklerini evlerindeki kedilere, bahçedeki köpeklerine veriyorlar.

“Açlık grevine” başlıyorlar.