Günün yakası düşmüş, gölgeler uzamış, Palavra Meydanında turunu tamamlamıştı ihtiyar. Şehrin girdabından ne topladıysa tenha sokaklardan sıyrılarak bayıra vurdu döşünü. Yokuş yukarı tırmanırken ellerini belinde bağlayarak nefeslendi. Yamaca yaslanmış evlerin küçük pencereleri, gün batımına karşı, sükunet içinde duruyordu. Kürsüler, kapı önünde dizilmiş kuş bakışı vakitlerde. Sırtını duvara yaslayarak, kısık bakışlarla taranırdı uzakta dolanan gölgeler. Kaçak göçek anlatıyordu gün içinde herkes gördüğünü, duyduğunu.
Leyl çökmüş, yaşlılar; serçelerin cıvıltısını siper ederek konuşuyordu cümlelerini, devletten mütevellit korkudan ibaret.
Her şey sır gibidir, Allah bile bilmez dün gece kimin dağda vurulduğunu. Bir ağıt ortadan bölüyordu geceyi, bir ana ağlarken duvarlara çarpıyordu sessizlik. Kapı eşiğinde kulaklarını kurdun kuşun kokusuna dikerdi köpekler, postal sesine tepkili teyakkuzda... Bütün kainata eşit doğmasa da güneş; esirgemeden salardı sülfür sarısı eteklerini, dağlardan ırmaklar gibi akardı gecekonduların pervazlı camlarından içeri. Bacalardan ince kara dumanlar kıvrılarak yükselirdi.
Meşe ağacının yanık kokusu çayın hasretine davetiye çıkarıyordu. Köz olmuş odunların üstünde sac ekmeğini yatırıp iyice ısıttıktan sonra, tereyağını sürüp, üstüne çökeleği döşemenin haylaz tadını hiç bir yerde bulamazsın.
Her şey bu kadar net ve somut işte. Ben bu kahrı anlatırken bile içimi parçalayan şehri, yani Dersim’i özledim. Ben bir halkı bir ülkeyi özledim. Ben o coğrafyanın acısını bile özledim. Ben o sesin düştüğü yeri, o kokunun sardığı şalı… Ben bir ülkeyi özledim.
Bir ülkeyi, bir şehri özlemek nasıl bu kadar somutlanır, belleğimi parçalarcasına canlanan anılarım özlemimi kırk defa kırka çarpıyor. Saklambaç oyununda ebe oldum sanki. Gözlerimi açtım, etraf karanlık ve kimsecikler yoktu.
Şimdi bana anlatır mısın Özgün? O bayır yukarı evlerde duman tütüyor mu ekmek kokusu taşıyarak? Palavra meydanı havasında mı gene? Mavi Köprü Munzur’un akışına kol kanat geriyor mu? Otogarda kar ile soğutulmuş su ve ayran satarak, sıcağın kuruttuğu genizlere derman veren çocuklar mutlu mu? Karnını doyurmak için para isteyen ve farkını iade eden, varlığı sadece üstündeki elbiseleri olan, mala mülke tamah etmeyen o komünist deliler nasıllar?
Fotoğraflarda görüyorum, Seyid Rıza meydanı görkemli, Şeyh Uşen'in heykeli dipdiri duruyor. Nasıldır uzaklık bilir misin Özgün? Uzağında kalmak bir ülkenin, karaya vurmuş balık olmak değil midir? Suyundan koparılmış balık, toprağından koparılmış insan aynı haşmetle ölmez mi? Gerdanına astığı tespih taneleri her gün azalıyorken, anasının ölüsünü göremeyen, kardeşinin büyüdüğünü bilemeyen hangi insan sessizce ölebilir ki Özgün? Şimdi bana söyler misin; ceviz ağaçları ve çeşmelerin kuruduklarını duymam bir söylenti mi? O ihtiyar o vakitlerde; ‘cevizler ve çeşmeler insan sesi duymazlarsa ölürler’ demişti. Ölmenin yadırganır yanı yok, ancak yaşamanın bu densiz arsız savurganlığı yadırganmalıdır artık.
İnancım yok ahret-i divana. Burda kurulsun isterim o divan. Ben cehennemi yaşadım bu dünyada, anamın ağladığını gördüm, varsa şayet cenneti burda görelim. Anlat bana ey şair; hangi güne bıçak çektik de, hançerleniyoruz böyle ciğerimizden?