İlk defa bir şairi, şiirleriyle değil, ölüm şekliyle tanıyordum. Çok gençtim ve -yine de- o çağlarda o ölüm şekli hiç yabancı değildi, tanıdıktı; Granada ile Dersim-Erzincan-Elazığ arasında bir bağlantı kuruyordu ve iki büyük adamın onurlarını ölümüne nasıl yaşattığını gösteren muazzam bir bağlantıydı. Bir yiğitlik gerçeğiydi; o günden beri ömrümün iki yakasından birinde Seyit Rıza, diğerinde Garcia Lorca durur.
Anlatayım...
İspanya’nın genç ve yetenekli şairiydi Lorca, 30’lu yaşlarına varmadan yayınladığı şiirlerle kısa sürede ün kazanmış, konferanslar için davet edildiği Amerika’da “makinelerin dünyası” diyerek çabucak geri dönmüş, Manhattan’ı, “New York’ta Bir Şair” adlı şiirinde “cesede doymayan bir mezbaha” olarak tanımlamıştı.
Bu anti kapitalist ve anti militarist yaklaşımı ona “Sivil Muhafızlar Baladı”nı yazdırdığında Franco’nun adamları ölüm fermanını imzalamıştı, nitekim 17 Temmuz 1936’da İspanya İç Savaşı başladığında Lorca’nın hayatı tehlikedeydi ve Fransız Konsolosluğu’na sığınmıştı. Savaşın başlangıcından bir ay iki gün sonra, 19 Ağustos 1936’da, Lorca için hazırlanmış Sivil Muhafızlar’dan oluşan bir tim onu görüşmek için konsolosluktan dışarı çıkmaya ikna etti. Ancak Lorca hayatının hatasını yapmıştı, zira dışarı çıkar çıkmaz Sivil Muhafızlar’ca tutuklanarak arabaya bindirilip götürüldü. Pablo Neruda’nın “saf ve keyifli” dediği Lorca faşistlerce fena halde kandırılmış, dönüşü olmayan bir yola çıkmıştı. Yolculuğu, timde bulunan Sivil Muhafız Gibson anlatıyor:
“Otomobiller Padul yolunun kenarında durdu. Uğursuz konvoy Granada’nın on mil ötesine varmıştı. Saat sekizdi. Otomobillerin farları ölümüne giden adamı aydınlatıyordu. Gece karanlığında silüeti göze çarpıyordu. Tim, kurbanının göremeyeceği bir yerde, farların arkasında durdu. Garcia Lorca metin, muhteşem bir gururla yürüyordu. Birden durdu, konuşmak istiyormuş gibi bize döndü. Bu büyük bir şaşkınlık yarattı, özellikle time komutanlık eden Teğmen Medina’da. Ve konuştu. Garcia Lorca metanetle, hiç titremeyen bir sesle konuştu. Sözleri güçlüydü, aman dilemiyordu. Her zaman sevdiği özgürlüğü savunan erkekçe sözlerdi. Kendi davası olan Halkın Davası’nı, böyle korkunç bir barbarlık ve cinayet karşısında başarılan iyi işleri övdü. İhtiras ateşiyle söylenen o sözler silahlı adamlar üzerinde büyük etki yaptı. Bana beynimin içine giren kuvvetli bir ışık gibi geldi. Şair konuşmaya devam etti. Ama sözlerini bitiremedi. Korkunç, canavarca, caniyane bir şey oldu: Teğmen Medina, iğrenç küfürler savurarak tabancasını çekti ve muhafızları kışkırttı. Manzara karşısında dehşete düştüm. Tüfeklerinin dipçikleriyle vurarak, ona ateş ederek Lorca’ya saldırdılar. Vızıldayan kurşunlar arasında Lorca koşmaya başladı. Yüz yarda kadar ötede yere düştü. İşini bitirmek için arkasından gittiler. Ama Lorca, kanlar içinde, yeniden ayağa kalktı ve korkunç bakışlarla adamlara döndü. Adamlar dehşet içinde gerilediler. Bütün Sivil Muhafızlar koşup otomobillerine bindiler, yalnız teğmen, elinde tabancasıyla orada kaldı. Garcia Lorca son olarak gözlerini kapadı, kanına bulanmış toprağın üstüne yığıldı.”
Devrimci şair Lorca’nın “38” yaşında gösterdiği bu yiğitlikten tam bir yıl 16 gün sonra “Dersim’in Seyidi” Seyit Rıza 5 Eylül 1937’de “barış görüşmeleri” için davet edildiği Erzincan’a gitti ve orada tarihi bir tuzağa düşürülerek tutuklandı. Ardından göstermelik bir yargılama sonucunda, üstelik yaşı da küçültülerek, üstelik son isteği olan kendisinin Lorca’nın yaşındaki oğlu Resik Hüseyin’den önce asılması talebi de yerine getirilmeyerek, oğlunu gözleri önünde idam ettikten sonra 15 Kasım 1937’de Elazığ Buğday Meydanı’nda, darağacına doğru yola çıktı. Yolculuğu, başından sonuna kadar idamların idaresinde bulunan İhsan Sabri Çağlayangil anlatıyor:
“Biz Seyit Rıza’yı aldık. Otomobilde, benimle Polis Müdürü İbrahim'in arasına oturdu. Jeep, jandarma karakolunun yanındaki meydanda durdu. Seyit Rıza, sehpaları görünce durumu anladı. ‘Asacaksınız’ dedi ve bana döndü: ‘Sen Ankara'dan beni asmak için mi geldin?’ Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. (…) Seyit Rıza'yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti: ‘Evlâdı Kerbelayız, bi hatayız, ayıptır, zulümdür, cinayettir’ dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü, çingeneyi itti, ipi boynuna geçirdi, sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi.”
Genç bir şairle yaşlı bir liderin ortak noktası olan “yiğitlik inkar gelinmez”; şairane yaşayıp şairane öldüler. Bununla birlikte emin olduğum, Seyit Rıza şair olsaydı, Lorca’yla aynı şiiri yazardı biraz da Dersim ağzıyla. Ve Lorca’nın Seyit Rıza için şiir yazma şansı olsaydı keşke…
Neyse, Lorca’nın, bana hep seyit Rıza’yı ve 38’i hatırlatan ve kendisinin “ölüm fermanı” olan “Sivil Muhafızlar” şiirinden bir bölümle bitiriyorum:
“Karadır atları kapkara / Nalları kapkara demir / Pelerinlerinde parıldar mürekkep ve mum lekeleri / Ağlamak nerede onlar nerede / Hepsinin de kurşundan beyni…”