
Çik paniso bivêso, begê mı qanunê hukmati
Dariya we ondêra Kırmanciye
Niştoro qanunê cumuriyeti”
(Bir Dersim Ağıtından)
Sömürgeci tenkil ve tedip politikaları, sömürgeleştirilen ülke insanını sağlıklı düşünemez ve doğru kararlar veremez duruma düşürmeyi esas alır. İşgal sonrasında kurulan sömürge yönetiminin ciddi bir direnişle karşılaşmadan işleyebilmesi buna bağlıdır. Bu yüzden sömürge insanı duygusaldır. Duygusallık duygu zenginliğini değil duyguların çarpıtılmışlığını ifade eder. En bastırılmış olanından en isyancı görünenine kadar hemen her sömürge insanında bu özellik şu veya bu düzeyde kendini belli eder. Darlık, derinlik yoksunluğu, boyun eğmecilik, saman alevi gibi hızla parlayıp sönme bu duygusallığın başlıca görüngüleridir. Sindirilmiş tip tam bir tevekkül içinde köleliğe boyun eğerken, direnmeyi seçen ise çoğunlukla intihar çizgisinde yürür. Sömürgeciliğin dehşet verici uygulamaları yenilgili bir kişilik tipi oluşturur. Duygusallık bu yenilgili kişiliğin dengesiz ruh halini yansıtır.
Duygusal tipin imalatı için gerekli zemin esas olarak işgal sürecindeki ölçüsüz vahşet temelinde oluşturulur. Bu amaçla işgal harekâtı ona tanıklık etmeyenin gerçekleştiğine asla inanmayacağı bir dehşet gösterisine dönüştürülür. Ölçü tanımayan bu vahşetin nedeni, tepelerine zulmün boca edildiği insanların işledikleri suçların sömürgecide tetiklediği cezalandırıcı nefret duygusu değildir. Memeden kesilmemiş bebeğin, daha yeni yürümeye alışan çocuğun, hamile kadının ve ölümünü bekleyen yaşlının saldırganda bu tür bir nefrete yol açması mümkün müdür? Bu kategori içinde yer alanlar kesinlikle herhangi bir ‘suç’a bulaşmamış olan gerçek anlamda masum insanlardır. Masumiyet en zalim güçlerin bile çoğu zaman elini kolunu bağlayan bir özelliktir.
Buna rağmen işgal harekâtını istediği sonuca götüreceğinden emin olan sömürgecilerin şiddeti de esas olarak bu kesimleri hedef alır. Ayaklarından tutulan çocuklar kafaları taşlara vurula vurula katledilir. Hamile kadınların deşilmiş karınlarından alınan bebeler süngülerin ucunda sallandırılır. Ele geçmemek için kendini asmış kadınların soğumuş cesetleri ipten indirilerek toplu tecavüze tabi tutulur. Kurşuna dizilenlerin öldüklerinden emin olmak için cesetleri süngülerle delik deşik edilir ve ardından bir araya toplanan ceset yığınları üzerine gaz dökülüp yakılır. Burada söz konusu olan ‘toprağın tuzla sulanması’ harekâtıdır ve bu topraklarda özgür insan kimliğinin bir daha asla yeşermemesi hedefine kilitlenmiştir. Özcesi dehşet gösterisi katledilenleri hak ettikleri cezaya çarptırmak için sergilenmez. Sömürgecinin düşüncesi öldürdüklerinden çok geride kalan kılıç artıkları üzerinde yoğunlaşır. Dehşet gösterisi bunları ‘akıllı vatandaşlar’ haline getirmek amacıyla ustaca planlanıp sahneye konulmuştur.
Kuşkusuz bütün bunlar herhangi bir sömürge ülkedeki katliamcı uygulamaları değil, Türk ordusunun Dersim’de yaptıklarını dile getirmektedir. Eşine ender rastlanan bu dehşet gösterisinin kanlı tiyatro sahnesi Dersim’dir. Burada soykırım uygulamaları en uç noktaya kadar götürülmüştür. Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın da belirttiği gibi, akıl almaz terör uygulamasına yol açan ‘askeri harekâtı gerektiren muayyen gaye’ ve bu tür bir harekâtı ‘icap ettiren asıl hastalık’ Dersim’in taşıdığı Kürt kimliğidir. ‘Tunceli Kanunu’ TBMM’de görüşülürken, aynı Bakan açıkça Kürtlük yok edilmedikçe askeri harekâtı gerektirecek gelişmelerin her an vuku bulacağını belirtmektedir. Bunun için öngörülen ‘nihai çözüm’ soykırım çılgınlığı olmuş ve bu temelde Dersim Kürtlerinin ezici kesimi yok edilmiştir. Kendi kimliğini ve kültürünü korumakta ısrar etmenin sonunun kurbanların akıbetine uğramak olduğu inancı yaratılmış, böylece korkunun esiri olan ve kendi gerçeğinden kaçan bir kişilik yaratılmaya çalışılmıştır. Nitekim bu alandaki dehşet gösterisinin ürünü hafızaları unutkanlık illetiyle sakatlanmış kaçış kişilikleri olmuştur.
Kendi deneyimimden biliyorum. 1970’lerin başlarında Dersim insanının Kürt kimliğine işaret ettiğimizde, bazıları “Biz Kürt değiliz, halis muhlis Türk’üz” diyorlardı. Dehşet gösterisinin bu kılıç artıklarını getirdiği nokta, sadece Türk de değil, ‘katışıksız Türk’ olduklarını söylemeleriydi. Aynı insanlar uyarıda bulunmaktan da geri durmuyorlar, Kürt kimliğinde ısrarımızın Dersim’i yeni bir ’38 katliamı’na götüreceğini belirtiyorlardı. Onun için biz de öteki sol gruplar gibi yapmalı, Kürt kimliğiyle değil sosyalizmle ilgilenmeliydik. Sosyalistliğimiz de bunları ikna etmeye yaramıyordu. Kendileri gibi biz de Kürt gerçeğinden özenle kaçmalıydık. Yoksa sadece kendi sonumuzu getirmekle kalmayacak, Dersim’i de bir kez daha ateşin içine atmış olacaktık.
Başbakan Erdoğan, tasarladığı öteki uğursuz amaçları bir yana, devletin eseri olan bu zemine dayanarak ısrarla ‘Zaza’ kimliğini Kürtlükten ayrı tutmaya çalışıyor. Yine kendi ulus-devletinin imal ettiği kaçış kişiliğinden aldığı güçle CHP iktidarının Dersim’de katliam uyguladığından söz edebiliyor. Erdoğan’ın neden böyle davrandığını anlamak zor değildir. Ancak dürüstlüğünden kuşku duyulmaması gereken bir yazar olan Oya Baydar bile Dersimlilerin Kürt olmadıklarını söyleyebiliyor. Hemen belirtelim: Sayın Baydar’ın yazmaya hazırlandığını belirttiği romanı Dersim’in Kürt olmadığı tezine yaslanırsa, sonuçta soykırımın amaçlarına hizmet etmekten kurtulamaz. Baydar’ın romanı ancak celladın kurbanını kendine âşık etme, yani onu ‘halis muhlis Türk’ yapma tema’sına dayanması halinde bir değer taşıyabilir. Dersim’i Kürtlükten tamamen arındırmayı ifade eden ‘Toprağı Tuzla Sulamak’ gibi bir başlık, eğer varsa, sayın Baydar’ın soykırımı deşifre etme niyetine çok daha fazla hizmet edebilir.
‘Zaza’ alt kimliği bir gerçektir ve özgünlüğünü koruması gerektiğine kuşku yoktur. Ancak Dersimliler kendilerini ‘Zaza’ değil ‘Kırmanc’ ya da ‘Kurmanc’ olarak olarak tanımlarlar. Kürtçe’nin Kurmanci lehçesini konuşan çok sayıda Kürt de kendisini yine Kurmanc olarak adlandırır. Bu anlamda ‘Kurmanc’ demokratik Kürt uluslaşmasının en temel unsurudur. Dersim soykırımının tartışıldığı şu günlerde bilerek veya bilmeyerek bu gerçeğin çarpıtıldığına tanık oluyoruz. Kimileri Dersim’in Kürt olduğu için değil, Alevi olduğu için soykırıma uğratıldığını iddia ediyor. Bunlar Beyaz Türkçülük çizgisine yakın duran ve onlarla aynı kulvarda koşanlardır. Aleviliği Türkçülüğe eklemleyen bu keklik soylular, şimdi de Alevi Kürtlüğünü bitirmek için yoğun çaba harcıyorlar. Devlet eksenine kayan bu işbirlikçi Alevilik, bu noktada devşirilmiş Hıristiyan çocuklarının alındığı Yeniçeri Ocakları’nda ‘Devlet Baba’ya asker yetiştirenlerin eylemine benzer bir pratiğe yöneliyor.
Dersimlilerin Kürt olmadığı tezinin ateşli savunucularının önemli bir kesimi Kürt kimliği taşımayan sözde Alevilerdir ve bunlar iki yönlü bir ‘temizlik’ faaliyeti içindedir. Temizleme çabalarının birinci boyutu soykırımcı Türk devletini aklama, ikinci boyutu ise Alevi Kürtlerini Kürt kimliğinden arındırmadır. Bu faaliyetin her iki boyutu da soykırımın amaçlarıyla tamamen uyum içindedir. Dersim’in Kürtlüğünü inkâr eden diğer kesim Kürt kökenli inkârcılardan oluşmaktadır. Bunlardan kaçışı kopuş noktasına taşıyanlar ‘halis muhlis Türk’ olduklarını söylerken, pamuk ipliğiyle Dersim gerçeğine bağlı olanlar kendilerinin Kürt değil Zaza olduklarını savunmaktadır. İlkinin örneği Kılıçdaroğlu, ikincisine örnek Hüseyin Aygün’dür. İkisinin ortak yanı soykırım imalatı olan kaçış kişiliğini temsil etmeleridir. Tabii bir de Kamer Genç tipi var ve işi gücü ‘kralın soytarısı’nı oynamaktır. Bu tip “Biz Türk’üz, Kürtlerden bize ne?” diyecek kadar alçalan ve Alevilere devletin Kürtlere uyguladığı zulmü görmemelerini telkin eden bir hilkat garibesidir. Sömürgeciliğin hamamböcekleri imal ettiği bu örnekle bir kez daha doğrulanmış oluyor.
Soykırımın kılıç artıkları Türk devletinin dehşet gösterisinden ders alıp her şeyi unutmayı yeğlemişlerdi. Bugünkü nesiller ise tam tersine hatırlamayı esas almalıdır. Unutmak ihanettir, hatırlamak ise kendi köklerine dönüş yapma ve soylu tarihsel kimliğiyle yeniden buluşmadır. Özellikle metropol koşullarında yaşayan Dersimlilerde bu eğilimin geliştiğini görmek sevindirici ve umut vericidir. İçine girmemiz gereken en doğru tutum bizi biz yapan ana toprakların gerçeğine ihanet etmemek, bunun için de Dersim’e dönüşün yolunu bulmak ve bu yola girmektir. Soykırım kurbanlarının anısına ancak böyle cevap olabiliriz. Suç köle olarak doğmamız değil, köle olduğumuzu anladığımız halde köle olarak yaşamayı sürdürmemiz olacaktır.
Gelecek yazımızda köksüzleşmeyle aynı anlama gelen modernizme koşma üzerinde duracağız.