
Binlerce kişinin Saddam (Baas) rejimi tarafından kimyasal silahlarla katledildiği Halepçe katliamının üzerinden 24 yıl geçti. Kelime anlamı "yeniden fethetme" olan El-Enfal, 1988 Şubat'ının son günlerinde başlayıp, Eylül başlarına kadar altı ayrı coğrafi bölgede, birbirinin devamı olarak tasarlanmış ve toplam sekiz askeri saldırının oluşturduğu diziye verilen isim. Operasyonun genel komutası, Kerkük'te üslenmiş olan ve Mart 1987'den sonra Ali Hasan el-Mecid tarafından yönetilmeye başlanan Baas Partisi Kuzey Bürosu'ndaydı.
El-Enfal operasyonunda, net sayı tam bilinmemekle birlikte en az 100 bin, bazı kaynaklara göre ise 182 bin kişinin kaybedildiği belirtiliyor. Enfal'ın ana askeri hamlelerini, Baas rejiminin Birinci ve Beşinci kolordularının düzenli birlikleri yapıyordu. İran cephesinden fırsat kaldığında diğer birliklerin desteği de alınıyordu. Seçkin Cumhuriyet Muhafızları Enfal'ın ilk evresinde görev aldılar; Enfal'da yer alan diğer birlikler arasında ise Özel Kuvvetler (Quwat al-Khaehs), Komando Kuvvetleri (Maghawir) ve Acil Kuvvetler (Quwat al-Taware) yer alıyordu. Acil Kuvvetler, Baas Partisi kontrolündeki "terörizme karşı" şehir timleridir. Son olarak ise düzenli ordunun önünde yerleşim yerlerine girip köyleri yakmak ve yağmalamak, kaçak köylüleri takip edip yakalayarak, teslim etmek gibi çeşitli destek faaliyetleri ise paramiliter "Kürt cahşları (korucu)" tarafından yerine getiriliyordu.
Enfal hazırlıkları
Ali Hasan el-Mecid'in Kürtlere karşı organize ettiği askeri harekatın ana mantığı 6 ay süren bir askeri harekatın ötesindeydi. El-Mecid'in Baas Partisi Kuzey Bürosu'na 1987 yılında atanmasıyla soykırım makinesi harekete geçirildi ve çark 1989 Nisan'ına kadar dönmeye devam etti. El-Mecid'in Kerkük'e gelişinin üzerinden birkaç hafta geçmeden Baas rejiminin Kürt sorununu bir defada ve sonsuza dek çözmek istediği ve bu amaca ulaşabilmek için de devletin bütün kaynaklarını koordineli biçimde kullanacağı anlaşıldı. Fakat operasyon 1987 yılında başlayamadı. Çünkü İran ile sürmekte olan savaştan dolayı Irak hükümeti bütün imkanlarını o cepheye vermiş ve bundan ötürü kapsamlı başka bir harekatı idare edecek lojistik imkana sahip değildi. Harekat için önce bir hazırlık yapılması gerekiyordu.
'Tek Kürt evi kalmayacak'
İran-Irak savaşı boyunca İran devleti Güney Kürtlerini, Irak da İranlı Kürtleri kullandı. Bunun en basit örneği 4 Mart 1987'de İran askerlerinin KDP ve YNK pêşmergelerini de yanına alarak Rewandûz'un doğusundaki Irak topraklarından 8 Km içeriye girmeyi başarmasıyla yaşandı. Irak rejimi kendisine karşı yapılan ve iki rakip Kürt partisini biraraya getiren bu ittifak ile deliye dönmüştü. 13 Mart 1988'de yabancı bir gazeteciyle yapılan bir röportajda Irak kabinesinden Bakan Haşim Hasan el-Aqrewi şöyle demişti:
"İranlılar bu insanlara kirli görevler yaptırmaya çalışıyorlar. Bölge coğrafyasının çok iyi bildikleri için, İranlılar onları sadece Humeyni Muhafızları'nın ve İran kuvvetlerinin kılavuzları olarak kullanıyorlar." Daha sonra YNK'ye geçen eski bir askeri istihbarat subayının Middle East Watch'a (Ortadoğu Gözlem Merkezi) o bahar Kerkük'te yapılan ve Hewlêr (Erbil), Kerkük, Duhok ve Süleymaniye valilerinin, Birinci ve Beşinci Kolordu komutanları ve bölük komutanlarının ve Baas Partisi üst düzey yetkililerinin katıldığı bir toplantıyı aktardı. Eski subay, Ali Hasan el-Mecid'in öfkeli bir ses tonuyla, "Erbil ovasındaki Kürt köylerinde, yıkılmamış tek bir ev bile kalmayacak" diye emrettiğini söylüyordu. Yalnızca Arap köyleri kalacak diyen El-Mecid, "Ben gelip denetleyeceğim ve dokunulmamış tek bir ev görürsem, bundan oradaki birliğin komutanını sorumlu tutarım" diyordu.
İlk kimyasal saldırı: Balîsan
Baas rejimi, Kürtlere karşı kimyasal silahı ilk olarak 16 Nisan 1987 günü Balîsan Vadisi'nde kullandı. Balîsan Vadisi, Irak hükümetinin yiyecek ve erzak girişine izin vermediği yasak bölgeydi. İlk kimyasal saldırıda ne kadar insanın yaşamını yitirdiği tam bilinmiyor. Ama sayıya ilişkin olarak 64 ila 142 arası tahminler yapılıyor. Sayının hala tam olarak bilinememesi, belki de hiçbir zaman da bilinemeyecek olmasının nedeni saldırıdan hemen sonra Baas rejiminin yüzlerce insanı tutuklayıp götürmesi ve bu insanlardan da bir daha haber alınamamasıdır. Bundan ötürü Balisan'daki ilk kimyasal saldırıda kaç kişinin yaşamını yitirdiğini kimse tam olarak bilmiyor.
17 Ekim 1987 nüfus sayımı
1987 baharındaki bu operasyonla Enfal'in politik ve askeri mantığının ne olduğu belli olmaya başladı. Bu, Irak'ta "ulusal saflar" diye tabir edilen devlet yanlıları ile ülkenin doğusunda ve kuzeyinde pêşmerge kontrolündeki bölgeler arasında keskin bir ayırım oluşturmaktı. Dağlık olan bu bölgelere "yasak bölgeler" deniliyordu. Buralarda yaşayanlar, yaşlarına ve cinsiyetlerine bakılmaksızın istisnasız "sabotajcı", yani "İran ajanı" sayılacaktı.
Bu gölgelerde yaşayan Kürtleri kontrol altına almak için Baas rejimi, 17 Ekim 1987'de nüfus sayımı yaptı. Bu sayıma göre "yasak bölgede" yaşayan Kürtler, ya göç edip şehir, kasaba veya oluşturulan kamplarda yaşayacaklar ya da Irak vatandaşlığından atılacaklardı. Bu sayım ile "Kürt caşhları" dışında, tüm Kürtler sabotajcı ilan edilerek, vatandaşlıktan atıldı.
Sergelî ve Bergelî kuşatması
23 Şubat sabahı gün ağarırken hükümete bağlı kara kuvvetleri, her yönden saldırıya geçti. O gün Sergelî'de bulunan bir pêşmergenin hatırladığına göre, "Karargahı kuşatan ordu o kadar büyüktü ki, sanki bölgeyi Kürdistan'ın diğer kısımlarından ayıran bir çit vardı." Dokan Gölü'nün doğu yakasındaki Bingird'den başlayıp, Süleymaniye'ye ve Mawat ve Çwarte kasabalarına kadar uzanan cephe hattı tam 64 kilometre uzunluğundaydı. Bu saldırıda ordu, hava kuvvetleri ve Enfal'in sadece başlangıç aşamalarında görevlendirilmiş olan seçkin Cumhuriyet Muhafızları yer almıştı. Silahlı Kuvvetler'in hedefinde yalnızca YNK karargahı yoktu. Vadideki 25-30 köyde hedeflerindeydi. Mart'ın ilk günlerinde YNK'nin savunma hatları düşmeye başlayınca, köylere dalan ordu birlikleri buldozerlerle köyleri yerle bir etti.
YNK kaynaklarına göre, bu kuşatmada 200 ila 250 arasında pêşmerge ve köylü yaşamını yitirdi. Ordu birliklerinin köylere girmesiyle halk dağlara sığınmaya başladı. Ordu güçleri ilerledikçe dağlarda saklanan halk ya teslim olmak zorunda kaldı ya da karla kaplı dağlardan İran'a doğru kaçmaya başladı. Dağlardan İran'a doğru geçmeye çalışırken, yorgunluktan, açlıktan ve sağlık sorunlarından dolayı birçok kişi yolda yaşamını yitirdi. Sergelî'deki kuşatmadan kurtulan YNK pêşmergeleri ise Şanexşê köyünde yeni bir üs kurdu.
İkinci kimyasal saldırı: Şanexşê
Baas rejimi, Şanexşê köyünde toplanan YNK pêşmergelerine yönelik 22 Mart'ta kimyasal silahlarla saldırdı. Balisan'dan sonra Baas rejimi'nin ikinci sefer kimyasal silah kullandığı Şanexşê saldırısında çoğunluğu pêşmerge ailelerden oluşan 28 kişi yaşamını yitirdi, 300 kişi de yaralandı. Sergelîli bir köylü o günleri "Biriktirdiğimiz her şeyi bıraktık kaçtık. Halk paniklemiş sığır sürüsü misali dağlardan İran'a doğru ilerliyordu. Bir taraftan tepemizde gezen savaş uçaklarından saklanıyorduk, diğer taraftan yağan yağmura rağmen ilerlemeye çalışıyorduk. Bu yürüyüşte, Sergelîli altı kişi yolda donarak öldü. Diğer köylerden ise otuz kişi öldü" diye anlatıyordu. DEVAM EDECEK
NİHAT KAYA / DİHA/HEWLER
Halepçe’nin kapanmayan yaraları
Bundan tam 25 yıl önce Halepçe katliamı oldu. Hepimiz bu katliamı kucağında bebeği ile kaldırıma başını koymuş insanın resmiyle tanıdık. Saddam'ın kimyasal yüklü savaş uçakları 16 Mart 1988’de Halepçe'yi vurdu. Bilançosu en az 5 bin ölü 9 bin yaralı. On binlerce insan kimyasal silah mağduru. Halepçe'de yaşayan insanlar hala kanser, iç hastalıkları, deri hastalıkları gibi hastalıklardan yaşamlarını kaybediyor. Katliamda yaşamlarını yitiren ya da kimyasal silahtan zarar görmüş ailelere bölgesel hükümet yardım yapıyor. Ancak bir de savaşın bilinmeyen mağdurları var. Bunlar tam 25 yıldır yaralarının sarılmasını bekliyor.
Halepçe küçük bir şehir. Nüfusu 70 bin civarında. 1988 Halepçe katliamından sonra yeni Halepçe diye bir şehir inşa ediliyor Süleymaniye yakınlarında. Bizim gittiğimiz ve katliamı yaşayan şehre ise "Helepçe yê Şehîd” yani Şehit Halepçe diyorlar. Gazeteci arkadaşım Halepçeli Kelsüm’la şehri gezerken tek tek anlatıyor. Halepçe üç tarafı dağlarla kaplı. Kelsüm eliyle bir daire çiziyor, "Buraların hepsi Saddam'ın uçakları tarafından vuruldu” diyor. Gözleri acıyla kaplı bir şekilde. Halepçe'nin hemen her tarafı vurulmuş. Bu acılar üzerine yeni bir şehir inşa edilmiş ama…
Çimen Ali Said bizi ayakta karşılıyor. Bir elinde koltuk değneği, içten gülen bir yüzle. Annesi insanı mahcup edecek kadar sıcak ve misafirperver. Çimen, katliamın olduğu gün daha küçücük bir çocukmuş. Olayı anlatırken sanki hala yaşıyor. Çimen’in bir bacağı yok. Yaşadığı her gün her an bu olayı hatırlayarak yaşıyor. Bir an bile unutmadan. "Ayın 14’ünde Saddam Hüseyin'in uçakları Halepçe’ye bir hava saldırısı yaptılar. O esnada ben arkadaşlarımla dışarıda oturmuştuk. 14 kişi yaralandı. Ben de orada yaralandım. Bir bacağım koptu. Şimdiye kadar hiçbir şey yapmadılar. Ailemden 3 kişi yaralandı. Yaralanınca beni Süleymaniye’ye götürdüler. Kardeşim hava saldırısında öldü. Fakat biz ayın 14’ünde yaralandığımız için Halepçe’de yaralanmış sayılmıyoruz.”
Kadınlar hala siyahlar içinde
Şehir yer yer inşa halinde. Burada Hewler, Süleymaniye ve Güney Kürdistan'ın diğer taraflarına göre daha ağır ilerleyen bir inşaat sektörü var. Genelde evler tek katlı. Sokaklarda yaşlı kadınlar hala siyah giyiyor. Gençler biraz daha farklı. Kadınların çoğunluğunun başı kapalı. Arabamız yeni bir eve doğru ilerlerken yaşlı bir kadının önünden geçiyoruz. Gözüm onda çakılı kalıyor. Yüz hatları öyle derin öyle çıldırtıcı ki. Zayıf uzun boylu. Saçları ağarmış. Gümüş teller siyah başörtüsünün altında çıkmış. İnsan her gün aynı acıyla mı bakar hayata? Hiç mi bu ifade değişmez? Hep aynı öfke, karamsarlık, bıkkınlık duygusuyla mı bakar insan kendinin dışına?
Gözleri 25 yıldır görmüyor
Seybe Muhammed Said’in evine gidiyoruz. Seybe 16 Mart’ta gözlerini kaybetmiş. Gözbebeklerinin yerinde birer mavi nokta var. Gözleri yirmi beş yıldır görmüyor. Bütün ihtiyaçlarını kızları karşılıyor. O da hala siyah giyiyor. Tedavi için defalarca Tahran'a gitmiş. Elde ne var ne yok satmışlar. Binlerce dolar masraf yapmışlar, ancak hiç birinde kimse onlara yardımcı olmamış. Çünkü bir savaş mağduru olarak kabul edilmiyor. Çünkü Saddam'ın attığı bombalardan gelen parça ile yaralanmış. Bu parçalar gözlerini ondan almış. Kimyasal silahın yarattığı gaz etkisinden değil, bizzat bombanın parçasından yaralanmış. Bunu anlamak gerçekten çok zor geliyor insana. Halepçe'nin mağduru olmak için illa o hardal kokulu gazı mı koklamak gerekli.
Yine Halepçe’nin sokaklarına bırakıyoruz kendimizi. Aslında pazaryeri bir hayli hareketli. Buranın gelir düzeyi düşük düzeyli. Çok büyük mağazalar falan yok. Burada seyyar bir çay ocağı işleten Halepçeli Kawa Muhammed Emin Salih ile konuşuyoruz. Yaşı otuzlarda bir Halepçe mağduru. Bizimle konuşurken bir şart koşuyor. Konuştuklarımı aynen vereceksiniz, hiçbir şeyi çıkarıp atmayacaksınız diyor. Sözümüzü verdikten sonra konuşmaya başlıyor:
"Yaralandıktan 9 gün sonra beni tedaviye götürdüler. Evde 6 kişi daha yaralanmıştı. Ama kimyasal silahtan yaralandığı hesaplanan tek bir kişidir. Ben gözüm ve göğsümden yaralandım. Gaziyim. Elimde bir belge var. Üç ayda bir, çok az bir maaş alıyorum. Yaralandıktan sonra okuyamadım. Şimdi çaycılık yapıyorum. Evliyim iki çocuğum var. Kiradayım. Toz ve gaz kokusu bana yasak olduğu halde çaycılık yapıyorum." Kawa için 16 Mart sadece acıyı ifade ediyor. Her 16 Mart’ta o günü bir daha yaşıyor.
Beyat taşlardaki isimler…
Halepçe'nin acı yüklü sokaklarındayız. Arkadaşım Kelsüm için de bu gün çok zor bir gün. Çünkü ağabeyi beyninde oluşan tümörden dolayı hastaneye kaldırılmış. Diğer üç büyüğü de benzer sebeplerden ölmüş. Şimdi ağabeyi için endişeli bir bekleyişleri var. İnşallah diyoruz, birlikte bildiğimiz dilden onunla dua ediyoruz. Kelsüm'ün içi yanıyor ve Halepçe'yi bana anlatmaya çalışıyor.
Halepçe şehitleri için şehirde yapılmış bir mezarlığa gidiyoruz. Burada tam 450 kişi yatıyor. Amerikan filmlerinde Vietnam savaşında ölen askerlerin mezar görüntüleri vardır, aynı beyaz taştan yapılmış dizilerce üzerinde isim yazılı mezar taşları. Aynen böyle bir görüntü. Beyaz taşlar üzerinde Soranîce yazılmış isimler uzayıp gidiyor. Anıtın tam ortasında ise bir kadın ellerini dua eder gibi göğsünün üstünde tutmuş ve gökyüzüne bakıyor. Havadaki ölüm canavarlarının dehşeti ellerinde birleşiyor.
Bir sonraki durağımız yaşlı bir dede olan Hacı Mahmut Muhammed Dalamberi’nin evi oluyor. Hacı Mahmut’un da gözleri görmüyor. Eşi ve kızı kapıda karşılıyor bizleri. Onların; bizi görmekten onların yaşamlarıyla ilgili olmamızdan duydukları şükran, minnet her mimiklerinde var. Gerçekten insan bunun karşısında eziliyor. Hacı Mahmut artık duymakta da zorluk çekiyor.
Hepsi bombaların mağduru
O günü şöyle anlatıyor: "8 uçak Halepçe’nin üzerine geldi. Her seferinde üçü vuruyordu. Kimyasal ve bomba atıyorlardı. Tüm hayvanlar insanlar caddede yere düştüler. Gözlerimle gördüm. Caddede o kadar çok insan vardı ki uçaklar geldiklerinde saklanamadılar. Hepsini öldürdüler. Bir kadının ayaklarının parçalandığını gördüm. Yardım edemedim. Kimyasal silahla vurulduktan sonra akşam oldu. Annem, babam, halamla Sazan diye bir yere gittik. Yolda, bir yerde 6 bir yerde 12 cenaze gördük.” Hacı Mahmut’un son gördüğü işte bu cesetler oluyor.
Bu insanların hepsi Saddam bombalarının mağduru, kiminin bacağı, kiminin gözü, kiminin kolu gitmiş. Kimi aldıkları kalıcı hasarlardan dolayı sürekli doktor kapılarını aşındırmaktan bıkkın. Kimi hasta haliyle günlük yaşamını geçindirmeye çalışmaktan yorgun ve hasta. Ve bu insanlar savaş mağduru sayılmıyor...
Konuştuğumuz her insan hükümetin bu politikasından şikayetçi. Sadece gazdan mağdur olanlara savaş mağduru denildiğini, oysa kendilerinin de savaş mağduru olduklarını ama bunu kimsenin duymak istemediğini söylediler. Haklı olarak daha adaletli bir yaklaşım istediler. Kürt halkı Halepçe’yi unutmadı unutmayacak. Ama Halepçenin yaraları ise hala kapanmadı.
ÖZGÜR SERHAT / ANF/HEWLER