Son günlerde yazdığım "kavramların ve aforizmaların yanlış kullanımlarını eleştiren" yazılarıma duyulan ilgi, bu konuda daha çok yazmak gerekliliğini gösteriyor. Zira kültürel genetiğimizi oluşturan biat anlayışı, toplumsal boyutta alışkanlıklarımızı sorgulamak gibi bir yeteneğimizi büyük oranda ortadan kaldırmıştır. Galat-ı meşhurlara, gerçeğin kendisinden daha fazla inanır olduk.
Türkçesi "aydınlanmak; öğrenim görmüş olmak" anlamındaki "münevver" sözcüğünü "aydınlatıcı; aydınlık veren, öğreten" anlamındaki "münevvir" sözcüğü yerine kullanan bir toplumuz. Bilime önem vermediği için okur-yazar olmayı bile "ayrıcalık" sayan bir tarihi tersten okuyanlar, son otuz yılda pıtrak otu gibi her yerde patır patır açmaya başlayan üniversiteleri uygarlık sanarak pek yanıldılar. Eh, "elmayı ısırdıktan sonra" anladık ki bunlar Tayyip’in hocası Fethullah’ın örgütlenme çalışmalarından başka bir şey değilmiş.
***
Çoğumuz bir felsefeyi bütünüyle öğrenmek yerine, onun bir cümleye sıkıştırılmış aforizmalarını hap gibi kullanıp dururuz. Oysa biliriz ki, bu tür kestirmeden öğrenme yöntemleri, üretmeden kazanmayı üretim sanan bir toplumun en temel hastalığıdır. Tarihimizden de biliriz ki, bu tür toplumlar ancak savaş, işgal, yağma ve talanla yaşamlarını sürdürebilirler. Bunun toplumsal bilinçte yansıyan izdüşümü ise büyük sabır isteyen zor bir uğraş alanı olan bilimde üretmek yerine, çalmayı, bunun da olmadığı yerde ise "Türkler çalışkandır, zekidir" gibi "miş gibi" görünüp böbürlenmeyi kullanmaktır.
Ve bu tür özelliklerimiz nedeniyle her türden yönlendirmeye rahatça teslim ederiz kendimizi. Bilişsel yaşamında sorgulamayı kaldıran bir toplumun kendini, kendi koşullarını keşfederek toplumsal varlığını yeniden üretmeye yönelmesi ise çok zordur.
Davranışlarımızı sorgulamalıyız sürekli olarak. Örneğin, her zaman kapağını açık bıraktığımız "tuvaletimizin kapağını niçin açık bıraktığımızı" sorgulayarak başlayalım isterseniz? Tuvaletin kapağı bir "hijyenik" gereksinim ise ve bu nedenle fazladan ödeyerek kapaklı tuvalet aldıysak, bu kapağı kapatmamamızın nedeni ne ola ki? Kapağı kapamayı deneyin ve gün sayın, bakalım kaç gün bunu devam ettirebileceksiniz?
Günlük yaşamımızda "aile" içi ilişkilerimizden çevre ilişkilerimize kadar çoğu uygulamada aynı biçimde davranmıyor muyuz? Biliyoruz ki her devrim bir süreçtir ve devrim, alınan kararla birlikte hemen başlamalıdır. Bugünden başlatılmayan bir devrimin yarını olamaz!
***
Bildiklerimizi de sorgulamalıyız sürekli olarak. Örneğin E. B. Hall’in Voltaire’e mal ettiği ve aydınlarımızın sıkça tekrarladığı "Düşüncelerinizden nefret ediyorum, fakat o düşünceleri savunma hakkı için ölmeye hazırım" anlamındaki sözünün gerçeğinin, Voltaire tarafından 6 Şubat 1770 tarihinde Le Riche baş keşişine yazdığı: "Muhterem baş keşiş, yazdıklarınızdan nefret ediyorum ama yazmaya devam etmeniz için canımı veririm" sözü olduğunu sıkça unuturuz. Oysa aydınlanmacı Voltaire’nin felsefesi hiç de halkçı ve çoğulcu bir demokrasi değildir. "Aydınlanmış bir monark'ın yönetimini" savunduğu; üstelik aynı Voltaire’in gerçekte siyah ırk mensuplarını, "yassı burunları ve düşük zekâlarıyla insanlardan apayrı bir tür" olarak tanımlayarak içine girdiği ırkçılık da hatırlanırsa yapılan yanlışın boyutu ortaya çıkar.
Buradan çıkarak Voltaire’i reddetmemiz de gerekmiyor elbette. Sadece onun yaşadığı çağın "ilericiliğinin" bu olduğunu bilmek, dünü aşmış olan günümüz söylemlerinde dikkatli olmamız için yeterlidir.
***
Daha önce de söylemiştim ya… "Gözyaşlarımızın renginin aynı" olduğu aldatmacası "Acıyı bal eyleyen" insanın direnebilmek için bu balı paylaşma isteğinin sonucudur. Çünkü tanım, biçimi değil özü içerecekse, gözyaşının rengi değil sadece onu oluşturan acı kalacaktır ortada. Acıda ortak olmadan gözyaşının renk benzerliğinin bir anlamı yoktur.
1945 Nisan’ında intihar etmek zorunda kalan Hitler’in "belki de" toplama kamplarında yakılan Yahudiler, komünistler, muhalifler için değil de karısı Eva için döktüğü gözyaşı, onun ölümünden duyduğum derin mutluluğu engelleyemez.
Marks’ın uyarısını ciddiye almalıyız: Yaşamın her alanını sorgulamalı, sorgulamamızın sonuçlarını ise yaşama aktarmalıyız.