Açlık grevi, geçmişten bu yana insanlar tarafından kullanılan en radikal „kendini ifade etme“, „baskıya karşı direnme“, „politik tavır koyma“ ya da „protesto“ yöntemlerinden birisi olarak kullanılmıştır.
Yaklaşık üç yüzyıl önce Japonya’da komşusu tarafından haksızlığa uğrayan bir kadın, onun kapısının önünde 8 gün açlığa yatarak, komşusunu yaptığı haksızlıktan dolayı utandırmayı hedeflemişti.
M.Ö. 338 yılında gururlu ve onurlu olmasıyla bilinen Yunan filozofu Sokrates’in açlık grevi yaparak öldüğü söylenir. Sokrates’in Panathenaikos söylevinde „İnsanın kendisini aç bırakması vicdanı yaşatmasıdır“ ifadesini kullanması tesadüf değildir. Kendi hayatını bir savunma silahı olarak kullanan kişi ve kişiler, bu yöntemle önemli gördükleri bir konuya dair protestosunu toplum vicdanını sarsacak bir şekilde, ruhsal ve fiziksel sağlığını, yaşamını geriye öteleyerek, yöneticilerin ve toplumun dikkatine sunar. Bu nedenle açlık grevlerini, topluma ‘vicdan seslenişi’ ve bir ‘direniş’ biçimi olarak görmek yerindedir. Açlık grevleri, Diyarbakır Zindanı’nda başlayan, „Vicdanlara sesleniş ve onursuzluğa karşı direniş„in ilk yüz metresi olarak tarihe kaydedildi.
Bu direnişin bir halkın mücadelesinde önemli bir dönüm noktası oluşturduğuna tanıklık ettik. 1980’de Diyarbakır Zindanı’nda başlayan ve günümüze kadar Kürtlerin yaşadığı her alanda devam eden açlık grevleri Kürt Özgürlük Mücadelesi’nde tarihi bir rol oynadı. Vicdan ve onur bir halkın yazgısı ve en az ‘Kürt-Kürdistan’ kadar adı oldu.

Avrupa’yı utandırmak
Bugünlerde Strasbourg’ta devam eden süresiz- dönüşümsüz açlık grevi de, vicdan ve onur mücadelesinde bir halkın kendi direniş geleneğine ne kadar bağlı olduğunun göstergesidir. Kürtler, Avrupa’nın merkezinde, düzenledikleri açlık grevi ile Japon kadının, komşusunu utandırması gibi, Avrupa’nın utanmasını sağlamaya çalışıyor. Kürtler Avrupa’da çok sayıda açlık grevi yaptı.

Brüksel’de 800 kişilik açlık grevi
- Avrupa’da yaşayan Kürdistanlılar ilk defa, 1980 askeri darbesine dikkat çekmek için Almanya’nın Köln kentinde, Dom Kilisesi önünde açlık grevine başladı. 20 Kürdistanlı 7 gün açlık grevinde kalarak vicdanları uyarmaya çalıştı.
- 1982 yılında mültecilik, göçmenlik ve sürgün doruktaydı. Diyarbakır Zindanı’nda uygulanan vahşete karşı, Almanya’nın Duisburg kentinde bir araya gelen yaklaşık 35 Kürdistanlı 60 gün süresiz, dönüşümsüz açlık grevine başlayarak diriliş tarihine omuz verdi.
- 1988’de tarih adeta, Türkiye ve Kürdistan’daki cezaevlerindeki ölüm oruçları, yapılan işkenceler, direniş ve sürgünlerle insanlığın vicdanını sınıyordu. Bu direnişlere destek vermek amacıyla yine Duisburg’ta 25 Kürdistanlı ve dostları 13 gün süresiz ve dönüşümsüz açlık grevine girdi.
- Tarih 1992... Avrupa’da Kürdistan Ulusal Meclisi (KUM) inşaa dönemini yaşıyor. Serhildan sürecine Kürdistanlılar, Brüksel’den cevap veriyordu.
12 Nisan’da yaklaşık 800 Kürdistanlı 24 gün boyunca açlık grevine girerek Kürdistan’da ve Kürdistan dağlarında uygulanan vahşeti protesto ediyorlardı. Bu sayıya, süresiz-dönüşümsüz açlık grevi yapanlar ve onlara destek amacıyla süreli-dönüşümlü açlık grevi yapanlar dahildir.
- Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin vicdan ve onur direnişine yenik düşen Avrupa çareyi vicdanları ve onuru yasaklamakta buldu. Türkiye ve Kürdistan cezaevlerinde, onbinlerce PKK’li tutsak dayatılan onursuzluğun yüzüne bir kez daha çarpıyordu. 1995’te ‘Onbinlerin açlık grevleriyle dayanışma’ adı ile Almanya’nın Bonn ve Wiesbaden kentlerinde 66 Kürdistanlı süresiz, dönüşümsüz 15 gün açlık grevine girdi. Almanya bir nevi, Avrupa’nın yasakçı zihniyeti Kürtlerin örgütlü gücünü kabul etmemekte direniyordu.
-  1995 yılı Avrupa devletlerinin baskıcı ve yıldırmaya yönelik politikalarının arttığı bir yıl oldu. Buna karşı direnişe geçen Kürdistanlılar kendilerine dayatılan onursuzluğu kabul etmeyeceklerini ilan ediyordu.

Bağistani öldürüldü
1995’te Almanya’nın Frankfurt ve Berlin kentlerinde 25 Kürdistanlının başlatığı açlık grevi ile Kürtlerin örgütsüz kalmayacağı, direneceği tüm dünya kamuoyuna gösterildi. Frankfurt açlık grevi eylemcileri dördüncü gününde Alman polisinin saldırısına uğradı. Onlarca kişi yaralanıp gözaltına alındı. Alman ve Türk basını büyük bir karalama kampanyası başlatarak Berlin’i hedef gösterdi. Sabahın erken saatlerinde Berlin açlık grevine özel kuvetlerle baskın yapan Alman devleti Berlin’de devam eden açlık grevinde bomba, silah, molotof hatta uyuşturucu madde bulmak adına eylem alanını, tam bir savaş meydanına çevirdi. Polis şiddeti en üst boyuta yükselterek ‘kamuoyunun vicdanını’ rahatlatmaya çalışıyordu. Ve rahatlattı bir anlamda. Bomba, taş, sopa, silah, uyuşturucu madde bulunmamıştı. Ama Gülnaz Bağıstani bulunmuştu. 26 Temmuz’da, hamile olan Bağıstani ağır darbeler sonucu bebeği ile birlikte katledilmişti. Otopsilere ölüm nedeni ‘kan kaybı’ olarak geçmişti. Bağıstani ve henüz doğmamış bebeğinin naaşı, Berlin’de otuzbin Kürdistanlının katıldığı bir yürüyüşle kaldırıldı. Avrupa’da onlarca Alman konsolosluğu önünde protestolar gerçekleşti. Alman ve Avrupa ‘kamuoyunun vicdanı!’ artık rahattı.
-  2007 yılı Avrupa’da yaşayan Kürdistanlılar için belki de en hayati yıl oldu. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın giderek ağırlaşan sağlık ve yaşam koşullarına, Kürt halkının tepkisi büyüyordu. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın zehirlenmesi Kürtleri yaşadığı her alanda alarma geçirmişti. İddiaların yerinde incelenmesi ve Öcalan’ın sağlık koşullarına hemen müdahale edilmesi için 18 Kürdistanlı şahsiyet Strasbourg’da, Uluslararası İşkenceyi Önleme Örgütü CPT’nin harekete geçmesi için süresiz, dönüşümsüz açlık grevini başlattı. 39 gün süren açlık grevine Avrupa’nın birçok merkezinde dayanışma grevleri ve İmralı’daki tecride karşı protestolar başladı.
Ölüm sınırına yaklaşan eylemcilerin talebi gereği, Avrupa Konseyi’ne bağlı İşkenceyi Önleme Komitesi’nden (CPT) 21-22 Mayıs’ta Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın tutulduğu İmralı adasındaki tek kişilik cezaevinde incelemelerde bulundu. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine sonuçlandırılan açlık grevi ile birlikte, yine Strasbourg’ta binlerce Kürdistanlının katıldığı bir miting düzenlendi.
Sokrates’in Panathenaikos söylevinde ‘insanın kendisini aç bırakması vicdanı yaşatmasıdır’ deyimi Kürt’ün yaşayan ve yaşatılan vicdan ve onuruna bir adrestir. Üç yüzyıl önce bir Japon kadının utundırma eylemi ise, Kürtlerin üzerinde Avrupa’nın vicdanına! çarpan bir tokat gibi yerini buluyor. Her açlık grevinin mutlak anlamda kendi hedefine ulaşması her zaman mümkün olmamıştır. Ama, her açlık grevi ve girişimcileri ortaya koydukları bedenleriyle vicdan ve onuru yaşatmışlardır. Kazanan hep onlar olmuştur. Kazanan vicdan ve onur olmuştur.
Yukarıda örnek verdiğimiz, sadece önplana çıkmış olan açlık grevleridir. Bunun dışında Avrupa’nın değişik ülkelerinde bir kaç günü kapsayan çok sayıda açlık grevi olmuştur.

ALİ ONGAN




Bir ‘Mavi Ring’ yolcusu

Süresiz-dönüşümsüz açlık grevi farklı buluşmalara da sahne oluyor. Bu buluşmalardan bir tanesi de ‘Apocu’ hareket döneminde Kürt özgürlük mücadelesi içinde yer almış 15 çeşitli cezaevlerinde yaşamış ve birçok direnişe şahitlik etmiş Salman Örge’dir.
Takvim yaprakları 1978’i gösteriyordu... Ruhların teslim alındığı bir dönemde çetin bir yolculuk başladı.  1981 yılına kadar Nurhaklar, Engizekler ve Koç dağları onlarla tanıştı. Tek tüfekle gece boyunca devam eden çatışmalarda PKK’nin ilk kadın militanı Bese Anuş onun yanında yaşamını yitirdi. Dağların sahipleriydiler. İşkencenin doruğa çıktığı yıllarda cezaevlerinde büyük direniş ortaya koymuşlardı. İnancın sınavı veriliyordu artık. 
Onbeş yıllık onurlu bir mücadele Maraş Cezaevi’nde başlayarak Antep, Adana, Hatay, Eskişehir, Aydın cezaevlerinde devam etti. İlk işkence yöntemleri önce onların üzerinde deneniyordu. İtirafçılık ve ruhun teslim edilmesi yönündeki dayatmalara karşı tarihi direnişler sergileniyordu.
O da diğerleri gibi umudunu dağlara emanet etti. Hiç bir baskı ve işkence yöntemine boyun eğmeden çırıl çıplak bedenleriyle direnenlerin destanına katıldı. Baskı, işkence ve sürgüne karşı boyun eğmedi, yılmadı.
Cezaevlerine götürülürken işkence ringlerde başlıyor, tek kişilik hücrelerde devam ediyordu. Direnişin mutlaka bir gün dağlara, ovalara yayılacağını biliyorlardı. Seslerinin dışarıda yankı bulmasıyla ok yaydan fırlamış olacaktı.
Okun yaydan fırladığını da hücresinde eline geçen bir gazete küpürü ile anladı. Bekaa’ya giden bir gazetecinin Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a sorduğu soruya verilen yanıt, hücresini aydınlatıyordu.
-  ‘Dünyanın ikinci büyük ordusu Türkiye, ABD ve NATO gibi ülkeler size karşı. Sizin arkanızda kim var?“
- Halk bu yeterlidir.
Onca işkence ve zulme karşı tek silahları bedenleriydi. Eskişehir-Aydın Cezaevi’nde 45 günlük açlık grevine girdi. Teslimiyete karşı yüreklerini yatıranların bölünmesi gerekiyordu ve ‘mavi ring’le Aydın Cezaevine sevkiyatlar başladı. Mavi ringin bir cehenem olduğu gerçeği tarihe tanıt/yazar Fuat Kav’ın kaleminde ‘Mavi ring’ olarak düştü yıllar sonra. Aydın’a ulaştıklarında Mavi ring’te iki arkadaşını yitirmişti. Mehmet Yalçınkaya ve Hüseyin Eroğlu Eskişehir-Aydın zindan direnişinin şehitleriydi artık. Bıçak kınında çıkmıştı. Öfke ve isyan açlığa yatılan bedenlerde dem tutuyordu. Vahşet uygulamasının labaratuarı olan Eskişehir-Aydın Cezaevleri dağların çocuklarına yenik düşüyordu. 45 günlük açlık grevi ‘Mavi ring hepsine mezar olsun’ emirlerini boşa çıkararak kabul edilen taleplerle, direniş zaferle sonuçlandı. 45 gün sonra babasını mektup göndermek istedi, ama bir türlü babasının ismini hatırlayamadı. Elindeki kağıda onlarca erkek ismini sıralayarak babasının ismini hatırlamaya çalıştı. „Sır gibi sakladım bunu’ çıktıktan sonra karşılaştığı arkadaşların benzer ‘sırları’ yanında onunkisi artık küme düşmüştü. 

Strasbourg’a yolculuk
Yıllar sonra bir açlık grevine daha hazırlanıyordu. O gece yaşadığı tüm açlık grevlerini, Mavi Ring’i, Bese Anuş’u, Mehmet Yalçınkaya ve Hüseyin Eroğlu’nun sulietlerini bir kez daha yüreğine nakşederek yola çıktı. Arkadaşı Fuat Kav’ı gördüğünde önce gözleri doldu sonra gülerek ona bir hatıra fotoğrafı uzattı. Uzun uzun fotoğraftakileri konuştular. Mavi Ring ceheneminde yaşananları tazelediler. Tarihin not düşmelerinde habersiz birbirlerine sıkı sıkıya sarıldılar. Her ikisinin gözlerinde umut ve direniş bir bebek çığlığında etrafa yayılıyordu. Sonra, uzun uzadıya süresiz, dönüşümsüz grevcilerin sulietini izledi. Grevci önlüğünü heyecanla üzerine geçirip Kav’ın yanına oturdu ve mavi Ring kitabını karıştırmaya başladı. Kaşlarını çatarak kitabı masaya bıraktı ve ayağa kalkarak Fuat Kav’la volta atmaya başladılar.
Eskişehir/Aydın hatından Mavi ring çığlıkları ile Diyarbakır’ın diriliş onuru kol kola girerek bir ülkenin kıraç topraklarına yayılıyordu. Şimdi o dağların ve ovaların milyonları arasında kendi sesiyle karşılaşıyor. Tüm acılarını sol cebinde çıkarıp şekerli çayla karıştırıp yudumlamaya başladı. ‘Yıllar sonra ne hissettin’ sorusu meydana bir çivi saplanıyor ‘güneşe aç’ım’.


‘Tamam, tamam artık büyüdün’

Dönüşümsüz-süresiz açlık grevinin devam ettiği Fransa’nın Strasbourg aynı zamanda romanlara konu olacak öyküleri içinde saklıyor. Avrupa’nın ‘vicdan’ yüzünü utandıracak yaşamlardan bir tanesi de Öner Uludağ’a ait. Bir ailenin özgürlük sevdası şimdi onun gözlerinde hayata akıyor.
Öner Uludağ...
Sürgün bir ailenin son ferdi. 1989’da İskenderun’da doğdu. O doğduğunda annesi ve babası bir ulusun tarihine karşı sorumluluklarını yerine getirmeye devam ediyor, aynı zamanda bir ailenin klasik yaşam biçimini kendileriyle birlikte değiştiriyorlardı.
Kürt Özgürlük Mücadelesi’ne gönül vermiş, bununla da kalmayıp mücadele içinde aktif sorumluluklar üstlenmiş bir anne ve baba... Diyarbakır zindanı, sürgün, işkence ve yasaklamalarla sindirilmek istenilen bir baba. Kendisini Kürt kadın özgürlüğüne feda etmiş, bundan dolayı hem çevresinden hem devletten baskı görmüş bir anne. Herşeye rağmen özgürlük sevdasında vazgeçmemiş, tüm koşul ve şartları özgürlük mücadelesinin sayesinde aşmayı başarmış iki insanın evladı.
Böyle bir ailenin evladı olmak aynı zamanda ona o yaşlarda sorumluluklar yüklüyor, olanı biteni anlamaya çalışıyordu. Çocuk benliği ile ailesi ve diğer aileler arasındaki farklılıkları çözmeye, hayatı tanımaya çalışıyordu. İstanbul başka bir sürgün yeriydi. Bu dönemlerde Kürt coğrafyası adeta büyük bir sınavdan geçiyordu. Baba özgürlük geleneğinde gelen bir günlük bir gazetede çalışken anne sınırları aşarak kendisini özgürlük mücadelesinin kollarına bırakıyordu. Takvimler, 1999 yılının şubat ayını gösterdiğinde o hüzün ve isyanı, inanç ve öfkeyi çocuk benliğinde büyüterek yaşadıklarının cevaplarını buluyordu. İçi içine sığmıyordu. Bir volkan gibi patlamak istiyordu. ‘Sen çocuksun’ düşüncesinden sıyrılmak için takvim yapraklarına değil abilerine tutunarak büyümeye çalışıyordu. Abileri ile yaptığı gerçekleştirdiği her ‘korsan’ onu biraz daha büyütüp hayata hazırlıyordu. Tutunduğu abileri ona sarılıp ‘tamam, tamam artık büyüdün’ diyor ve iki kardeş dağları mesken ediyorlardı kendilerine...
Büyümek anlamaktı, büyümek yaşadıklarını hayatla sınamak ve doğruları görmekti. Büyümek biraz anne, biraz abi ve biraz baba olmaktı. Baba onun tabiriyle ‘heval’in kaderi sürgündü. Gazetede çalışmak, özgürlüğü istemek ve bunun için mücadele etmek tutsaklığa kapı açmaktı. Baba yurtdışına çıkınca o kendisini binlerce kez aşan bir şehirde artık yalnız kalmıştı. Henüz 11 yaşındaydı. Bir süre ‘heval abileri’ onu alıp bir başka ailenin yanına yerleştirdi. Okula gitmesini sağladılar.
Depremler kopuyordu içinde... fırtınalar büyüyordu gözlerinde. ‘Hani ben büyümüştüm’ sorgusunu sürekli ‘gitmelerin’ karşısına çıkarıyordu. Takvimler 2003’ü gösterdiğinde kararını verdi „Kürdistan’a, memleketime dönmeliyim’ dedi. Kendi topraklarında karşılaştığı yalın gerçekler onu bu kez ‘büyüme’ hırsında alıp ‘gerilla’ sevdasına götürmüştü. Ancak hevallerinin ‘olmaz’ cevabına saygı gösterip, özgürlük mücadelesinin izini sürmeye devam etti. 
Bir gün ona „Askerliğin geldi“ dediklerinde belki de ilk kez çocukluğuna dönmek istercesine ‘büyüklüğü’ dizlerine düştü. İki ağabeyi ve annesi gerillada olan biri, onlara karşı savaşacaktı. Önce gülümsedi. Sonra da yumruğunu sıkarak dizlerine düşen yaşını topladı ve ‘bu utancı bana yaşatanları utandıracağım’ diyerek yüzünü abilerinin ve annesinin dağlarına çevirdi. Artık o küçükken kendisini kucaklayan ağabeylerin, hevallerinin yanındaydı. Ruhu cennetle dolmuş, bilinci eski zaman filozoflarını kucaklamış, çocukluktan büyümelere kadar yaşamına güneşe olan özlemlerini ekmiş ve bir halkın tarihi yolculuğunda yeni zaman romanı olmuştu. Avrupa onun tercihi olmazsa da kendisini özgürlüğün kollarına bırakma rahatlığı vardı. Öner şimdi Starsbourg’taki süresiz, dönüşümsüz açlık grevinin katılımcılarından biri. İskenderun, İstanbul, Urfa ve Avrupa. Yüreği dağlarda dolaşan Öner, açlık grevindeki arkadaşlarının ‘en büyüğü’...
En genç grevci „Başkan’ın ismini daha üç, dört yaşlarındayken söylüyordum. Onun fotoğraflarına bakarak büyüdüm. Şimdi Başkan’ım için burada, bu eylemde olmak bana büyük bir heyecan veriyor“ diyor.
Takvim yaprakları hüzünlü...