Yıllar önce gazetede -hem de solcu diye pazarlanan Radikal gazetesinde- bir haber okumuştum. Avusturya’da yaşayan Hans Url isimli 59 yaşındaki birinden bahsediyordu. Başlığa bakılırsa Hans’ın foyası ortaya çıkmıştı; çünkü o, işsizlik parasını kaybetme riski ortaya çıktığında evinin bodrumuna inmiş ve sırf devleti kandırmak için elektrikli testereyle ayağını kesivermişti. Öyle ya, 59 yaşında da olsan emekli olmanı sağlayacak kadar prim biriktirmediysen çalışmak zorundaydın; devletti bu, hayır kurumu değildi ya!

I, Daniel Blake’i izleyip bitirdikten sonra aklıma Hans geldi. Yaşamaya devam ediyorsa 64 yaşında olmalı. İşsizlik parası alabilmek için halen ‘dümen çevirmeye’ ihtiyaç duyuyor mudur, bilmem.

Bahsetmek istediğim ise başka…

‘İşçi sınıfının yönetmeni’ Ken Loach’ın son filmi hakkında çokça yazıldı, dolayısıyla yeni şeyler söylemek zor. Fakat filmdeki romantizmin ve karikatürizasyonun yeterince (belki de hiç) işlenmediğini düşünüyorum. 

***

Her şeyden önce: Ken Loach’ın hikâyesi, hakikatten hareket ediyor. İngiltere’de sağlık ve sosyal güvenlik sisteminin ‘bezdiri’ pratiği, özellikle bir süredir artan bir yoğunlukta haberlere de konu oluyor. Loach, olabildiğince sade, süs-püsle üzeri örtülmemiş bir anlatımla bu bezdiriye işaret ediyor.

Dave Johns’un can verdiği Daniel Blake, New Castle’ın yoksul bir semtinde, yalnız başına yaşıyor. Yaşlı bir adam olan Blake, geçirdiği kalp krizi ardından artık çalışamaz hale geliyor ve sosyal yardım alıyor. Bu, İş Bulma Kurumu’ndaki bitmez kuyruklar, memurların aşağılayıcı muamelesi ve birbirine eklenen bürokratik görevler demek… Blake, bu kuyruklardan birinde iki çocuk sahibi genç bir kadın olan Katie (Hayley Squires) ile tanışıyor. Bu andan sonrası Daniel ve Katie’nin deneyimi üzerinden seyirciyi İngiltere sosyal güvenlik sisteminin ‘dehlizlerine’ götürüyor.

Filmdeki sadeliğin etkileyiciliği arttırdığına şüphe yok. Bu sadelik ve ‘sıradanlık’, seyircinin (hele de yoksulluğa aşinaysa) filme konu edilen olayla ve karakterlerle kurduğu bağı hayli kuvvetlendiriyor. Belki de bu nedenle I, Daniel Blake, öfkeye kapılmaksızın izlemenin mümkün olmadığı bir filme dönüşüyor. Hatta iyice kaptırmışsanız, meşhur ‘konserveden yemek yeme’ sahnesinde ekrana yumruk savurmak işten bile değil!

Fakat bu sırada Ken Loach, önceki filmlerinde de olan ama belki bu denli görünür olmayan bir romantizme bulaşıyor. Bu, filmin en önemli özelliği olan gerçekçi sadeliğindeki önemli bir gedik. Karakterler oldukça karikatürize; iyi olan gayet iyi, kötü olan gayet kötü. Kimi Yeşilçam filmlerinden aşina olduğumuz naif iyilik, I, Daniel Blake’te de var: Yoksul olan herkes, adeta birer ‘Yaşar Usta’. Daniel Blake ve Katie’nin bu açıdan ‘sterilliği’, belki ‘yoksulun uygarlığa kökten öfkesinin’ bulaştırılabileceği ‘siyahi komşu’ya (Junior Atilassi) bile sirayet etmiş; yoksul olan hiç kimsede hiçbir şeye karşı öfke belirgin değil. (‘Siyahi komşu’nun çöpünü kapı önüne bırakmasında buna dair bir imge aramak çok zorlama olur, değil mi ama?)

Loach, film ardından yapılan bir söyleşide bunu, yoksullaşma, toplumdan izole olma ve buna bağlı depresyonun yaygın ‘stereotip’teki gibi ‘yalnızca bağımlıların, işe yaramaz olanların’ başına gelmediğini anlatmak için özellikle tercih ettiğini belirtiyor. Karakterlerle muradı kabaca, güleç, iyi huylu herhangi bir insanın başına da bunların gelebileceğini anlatmak; dolayısıyla kimsenin kendini bu hale uzak hissetmemesi gerektiğine dikkat çekmek imiş. 

Bu niyet, gerçekçi sadelikteki yarayı açıklamıyor. Hatta Ken Loach’ın filmografisini bir yana bırakıp sadece I, Daniel Blake üzerinden uç bir yargı kurmak bile mümkün: Film, ezilenin politik mücadeleyle birleşmediğinde çok farklı formlarda açığa çıkabilen öfkesini yüzgeri ediyor. Oysa hâkim sosyoloji bu edimleri kabaca ‘suç’ kategorisinde değerlendirip işin içinden çıksa veya en fazla “yetişme koşullarındaki dezavantajlara, sevgi noksanlığına” dikkat çekse de -Fanonvari bir okumayla- bunların kaynağının sınıfsal bir refleks ve apolitik bir direnme formu olduğunu söylemek pekâlâ mümkün.

Bu minvalde Daniel Blake ile Katie’nin ‘sterilliği’ üzerinden olayla kurulan bağın da hakikati karşılamaktan uzak düşeceğini söylemek mümkün. (Bir not: Yoksullar o kadar ‘steril’ ki, filmde görülen varoş mahallesinde küfür bile neredeyse yok.)

***

I, Daniel Blake, kamerasını yoksulların ve en yoksulların yaşamına çeviriyor; bu işi etkili de yapıyor. Filmin çarpıcılığı, seyir deneyimleri ardından yazılanlarla da mâlum. Fakat en yoksulların içinde uygarlığımızın ‘suç’tan başka hiçbir şeyle tarif etmediği ‘en öfkeliler’ var ve onların hikâyesi filmde eksik. Yaşam alanlarına, zihinlerine, tenlerine işleyen ve uygarlığın ‘suç’ addettiği bu fiiller olmaksızın yoksulların dünyası anlatılabilir mi? Meramımız bundan ibarettir.