Dünyanın Sokakları
4-5 haftadır sürdürmeye çalıştığım ‘Kitleden özneye seyahat’ yazıları için birçok arkadaş ‘doğru’ ya da ‘güzel’ ile başlayarak ama, ama ile buna devam ederek, yüzyılların gerekçesi devlet ve onun mütemmim cüzi baskı ortamında bunun nasıl gerçekleşemeyeceğini söylüyorlar. Bazıları doğrudan, bazıları da nezaketle dolaylı olarak beni ütopyacı olarak nitelendiriyor. Çok seviyorum bunu. İnsan ütopyacı olmaktan onur duyabilir ancak. Ancak genel kabul olan ütopyanın gerçekçi olmadığı yanlışının da altını çizerek devam etmeliyim. –Mesela henüz çatışmasızlık günlerinde ya da bugün baktığımızda oldukça düşük yoğunluklu çatışmalı günlerde, bizim önerilerimizden, mesela halkın 105 belediyesinin kent topraklarını evsizlere dağıtması ve evsiz olanlar kadınlar olduğu için kadınlara dağıtması, yani toprağı toplumsallaştırması ve dünyada ilk defa kadınsallaştırması ve sadece dağıtmakla kalmayıp, 30-35 kişilik gruplarla radikal inşaat tekellerine ihtiyaç olmadan evlerin yapılması herkese ütopik geliyordu.
Evet, ütopikti ama TC devleti yasalarına göre bile yapılabilir ve bundan çok daha önemlisi çok meşru, bütün Türkiye’nin dikkatini çekecek kadar haklıydı. O gün ‘böyle yaparsak belediyeler görevden alınır’ deniliyordu. Şimdi hem az da olsa toplumsallaştırılmış ve kadınsallaştırılmış kent toprakları yok hem de belediyeler. Daha da önemlisi, bu şekilde ev sahibi olmuş kimse de. Yani toprakların halka dağıtılarak kentin demokratikleştirilmesi ütopyaydı ama gerçek ve yapılabilirdi, ama o günlerde herkesin uğraştığı asgari koşullarda olsa bile iyi bir anayasa yapmak hem ütopya değildi hem de gerçekçi değil.–
O zaman yazının başına dönersek, ‘baskı’nın soğukluğunu iliklerimize kadar hissettiğimiz bugünlerde –şu ‘bugünlerde’ lafını da insan duyunca tüyleri ürperiyor– ‘Özneleşmek imkansız değil mi?’ tartışmasını yapalım. Burada tam aksi olduğunu düşünüyorum. Savaşların, her düzeyde baskı ve zulmün, toptan bir travmanın arzu edilmez olduğu tabii ki tartışmasız doğrudur ama bu travma sadece mağdurları ve madunları etkilemez, aynı zamanda mağdurların ve madunların hegemonik ilişkilerini de zedeler, zayıflatır, geçersiz kılar. Bu durum zaten baştan beri gizli ya da açık, bilinçli ya da bilinçsiz, farkında olarak ya da olmayarak nefret ettikleri kurumsallaşmış hegemonik ilişkileri, yani kurumsal olarak devletin ta kendisini ortadan kaldırma, imha etme, en azından değiştirme arzusu doğurur.
Travmanın yıkma arzusu, mesela Birinci Dünya savaşı sırasında Ekim Devrimi, İkinci Dünya Savaşı içinde ve ertesinde halk cumhuriyetleri denemeleri ve en son olarak Rojava direnişidir. Travmanın yıkma arzusu, sadece savaş için de geçerli değildir. Mesela Nikaragua Devrimi şiddetli bir depremin, deprem travmasının içinde gelişmiştir ya da Venezüela’da Bolivarcı Devrim, neoliberalizme karşı isyan edenlerin öldürülmesiyle sonuçlanan Caracazo isyanının çocuğudur. Bu yüzden, her şeyin aksine bu baskı ve savaş günlerinde iktidarın ya da kendi ürettiğimiz iktidarın yıkılması potansiyelini içinde taşır.
Yani travma onlarındır ama yıkma arzusu bizim…