LORÎN AVAŞÎN
Şiir kalbin aynasıdır; ve göğüs kafesimize hapsolan o kan düşünün soluğu. Anlaşılmayı, duyumsanmayı arzular. Ve şairler, güçlü hissiyatlarıyla toprağın yanağına usulca konan çiy damlalarıyla kâh boğulan kâh yaşama duran aziz ve azizelerdir…
‘Dağların Şarkıları’ da bir azizin ipil ipil ördüğü sözcükler sanatı. Kırk yıllık mücadele tarihinin kırk yıllık senfonisi işleniyor bilincimize bu eşsiz eserin hançeresinden dökülenlerle.
Şair bilinçaltındaki sonsuz denizi açıyor önümüze. “Yaşanmış ve yaşanan bütün savaşların meşaleleri altında şafağı yaratmak için gecenin küllerinden barış kulvarında özgürlüğün, çılgınlar yürüyüşünde özgürlükçülerin saf tutun!” dizeleriyle de özgürlük arzusunu sunulu buluyoruz bir rehber gibi bu senfonide.
”Akşamların dili ve tutsakları hiç okumasın bunları” der şair kitabın en başında. Zira, ”Ya hiçbir şey anlayamazlar ya da onların karanlıklardan yapılma ruhlarını ve rant mermerlerinden düzülme saraylarını alt üst edecek yıkıcı bir büyü törenidir çünkü” diye ekler hemen sonrasında.
Ve daha ilkten özgürlüğe dağdan giden yolun iki dizelik amentüsünü bir tirat edasıyla söyleyerek ruhumuzu bütün zerrecikleriyle dehşete düşürür:
“sadece bir yudum çay değil
ölüm de paylaşılır dağlarda”
En güzel mavidir gülüşleri ‘savaşan yüreklerin’ ve mavi dahi kendi rengini terk ettiği göğünde yeniden anlam bulur, işte bu umut olur. Nefes alan cesetlerimizi omuzlayarak yürüdüğümüz çöl vurgunu biçare yaşamımızda, kör kuyularımızın aydınlığı ve değil midir yaratıcısı?
Vedasız, zamansız ve iç parçalayıcı ayrılıkların cehennemini yazdığı,
“zamanımız yoktu
eğilip / iki damla gözyaşı bile dökemedik
her saat başı yanı başımızda düşen
o genç insanların geniş alınlarına
vurduk,
dörtnala giden atlılar gibi
vurduk geçtik yanlarından
o çıplak göğüslerini / rüzgâra bırakarak…” dizeleriyle yeşim asması kalbinden yansıyanları döker avucumuzdaki aynaya Çadırcı. Ayna ki, yüzyıllarca tekrar tekrar dinlenesi bir koca destan, ebedi kırılmayan ve gururla hakikati sunan.
Ardından her gün yeniden, yeniden kalbinin kırmızılar dökülen yaşlarına tanıklık ederiz şairin:
“bana
kırmızı
bir mendil
ver ver ki:
kan ağladığımı kimse bilmesin”…
Ah, şairin yüreğinin pınarından yüreklere dökülen dizelerdi…
Gerilla edebiyatının öncüsü Abdurrahman Çadırcı ‘dağların şarkıları’yla gerilla ve dağın tüm gerçekliğini estetik bir şekilde gözler önüne seriyor. Öyle ki, okurken bir anda kendimizi kar kaplı dağların zirvesinde ölümle koyun koyuna buluyoruz. Artık ısınmıyor ve dizelerin yüreğimize düşürdüğü çığla üşüyor, üşüyoruz. Ya da; “…ejderhanın kanlı ağzından kaçırılan zaferin şövalyesiyim ben; ateşin karnından yükselen ışığın sözcüsüyüm” diye kendini tanımlayarak ‘sonsuz yaşam’ aşkını bir nakkaş titizliğiyle iliklerimize kadar işliyor bir bakıyorsun:
“Ölmek için yaşarken siz
Yaşamak için ölürüm ben”.
Eser aynı zamanda sorgulatan, düşündüren şiirler yağmuru. Zira özgünlüğü henüz içselleştirilmemiş dağların havasını bir kez olsun solumamış, ciğerlerine bir dirhem saf çiy damlası yağmamışların yığınla olduğu kentin ceset yüzlü abidelerinin zihinlerine çalınıyor şiirin tanrısı şairden inciler, ince ince…
“kalkın
ey meçhul medoslar!
ey aşkın ve savaşın çocukları!
bu komedi yeter!
kalkın ve tanıyın
vatanı yüreklerine gömen
ölülerimizin
makbersiz bedenleri üzerine
şatolar kurmak isteyen
bu sayın lortları
ve leydileri!”
Münteha-yı kelam mealinde diyelim ki, Çadırcı, ‘Dağların Şarkıları’ kitabıyla başından sonuna kadar harikulade bir orkestra dinletisi sunuyor bizlere, ardından ‘savaşçıların dansı’na davet ediliyoruz: cehennem içinde yapılan buz pateninin ölümsüz zevkine…
“bu dans
cehennemin içinde buz patenidir
öyle vahşi
öyle estetik
çiftlerle yapılır
büyülü dağlarda
koşun bu dansa! / koşun bu dansa!”