
Derken, 12 Eylül geldi ve devletin çıplak zoruyla tanıştık. Köy baskınları, toplu tutuklanmalar ve işkence sahnelerine bu yaşlarda tanıklık ettik. Belki de kuşak olarak inkar ve imha denilen gerçeklikle ilk yüzleşmelerimizdi. Bilinçlerimizin altına kazılan bu anların hatıraları olarak kendimizle büyüttüğümüz sadece “korku”, “ötekilik” ve “yasaklar” oldu. Dedelerimizin de uğruna savaştığı cumhuriyetti işte böyle ve bu şartlarda tanıdık; namlu, dipçik ve kelepçeyle!
Bilindiği üzere askeri darbe ne Türk solu ne de Kürt solu diye bir ayrım yapmadan hepsini tırpanlayarak biçip geçti. Geride sadece bilinçlerimizin altında yeşeren ve öfkeye dönüşen kırık duygularımız kaldı. Toplum, birey ve gelecek 12 Eylül generallerinin özel savaş politikalarına bırakıldı. Arabesk tarz müzik, film ve yaşam moda oldu. Siyasetin yerini spor aldı. Özcesi toplumun ve Kürt hareketlerinin devrimci değerleri ayaklar altına alındı. Bir makaleden çok bir romana konu olabilecek bu süreçlerde Kürtler iki seçenekle yüz yüze kalmışlardı; ya dayatılan kadere boyun eğmek ya da direnişe geçmek!
İşte PKK (Kürdistan İşçi Partisi) böylesi bir süreçte dik durabilen tek Kürt hareketi olarak kalabildi. Ne boyun eğdi ne de Avrupalara kaçtı. 12 Eylül darbesiyle, onun özel savaş rejimiyle boğuştu. Hesaplaştı. Çok zorlandı ama asla pes etmedi! Zindan direnişi, 15 Ağustos atılımı ve dağlarda ilk üslenme süreçleri PKK’nin kendini var etme dönemleri olduğu gibi aynı zamanda halkı sahiplenme, yalnız bırakmama yılları olmuştur. 90’lara gelindiğinde bu hareket vermiş olduğu mücadelenin, sergilemiş olduğu direnişin ilk meyvelerini halk içerisinde toplamaya başlamıştı. Bu, yurtseverlik bilinciydi, sempatiydi, katılımdı ve bütün bunların bileşkesi olan serhildandi!
Son otuz yıllık tarihi böyle biliyoruz. Kuşak olarak kaçanlara değil, direnenlere umut bağladık. Gönül verdik, savunduk, destekledik ve onlara katıldık. Daha doğrusu onlar gelip bizleri buldu. Kimimizi kapitalist modernitenin liberal akıntılarından, kimimizi asimilasyoncu kışlalardan, kimimizi ise apolitik ortamlardan çekerek bizleri dilimizle, kültürümüzle ve kimliğimizle tanıştırdı. Kendimizi yeniden ortaya koymak, tanımlayabilmek ve özgüvenimizi geliştirmek için bizlere mücadele imkanı ve ortamı sundu.
Bütün bunları Kemal Burkay’ı CNN’de, Cüneyt Özdemir’in programında izlerken düşünmeye başladım. Zira o da sözünü ettiğim dönemde halkı 12 Eylül faşizminin insafına terk edenlerden birisidir. Oysa bir zamanlar kendisi de siyasi bir liderdi. Özgürlük vaadiyle halkın karşısına çıkmıştı. Şartlar zorlaşınca da soluğu Avrupa’da almıştı. Haydi, buna insanlık hali deyip geçelim. Otuz yıl boyunca mücadele yürütüldü. Halk, var olma savaşı verdi. Büyük kayıpları, yaraları oldu. Ama kazanımları da az değildir. Her şeyden önce her Kürt, kişilik, onur ve kimlik sahibi olabildi. Siyaset ve sistem sahibi olabildiler. Toplumsal bir beleğe, ruha ulaşabildiler. Özcesi özgürlüğün eşiğine gelebildiler. Bunları görmeden, saygı göstermeden ve anlamlandırmadan konuşmak amiyane deyimle lafazanlıktır!
Birilerine hakaret etme gibi bir dilim veya niyetim yoktur. Ancak Kemal Burkay gibi birisinin AKP icazetiyle Türkiye’ye gelerek onca arkadaşımızı, yakınlarımızı şehit verdiğimiz bir mücadeleye ilişkin ileri geri konuşması, ömrünü bu davaya adamış şahsiyetlere dil uzatması, yakışık olmadığı gibi tahammül sınırlarımızı da çok ciddi bir biçimde zorladığını bilmesi gerekir. Neymiş efendim, “PKK, kimseye mücadele, siyaset hakkı tanımıyormuş!” El insaf yani! 12 Eylül döneminde “halkı, yüz üstü bırakın, Avrupa’ya kaçın” diyen PKK midir? Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan mıdır? Yaksa Sayın Karayılan mıdır? Hani çok uzak bir tarih olsaydı belki bazılarının acabası oluşabilirdi. Ama bu dönemleri hepimiz değişik yaşlarda ve mekânlarda da olsa birlikte yaşadık.
Dün de çıkmış “yok bilmem PKK’yi kim kurmuş, devletin hangi derin kesimleriyle ilişkileri var falan filan”! Gerçekten yorulmadınız mı ya? Karşı güçler bile bu konularda daha düzeyli ve objektif. Ben şimdi sizleri o yaşınızla etik olmaya mı davet edeyim! Daha ne zamana kadar cellatlarınızla sevdalı kalacaksınız?
Yeri gelmişken konuyla ilgili bir anımı paylaşmak istiyorum. Yanılmasam 94 yılıydı. Kemal Burkay’ın Köln’de bir halk toplantısı vardı. Bizler de bir grup öğrenci olarak katılmıştık. Doğrusu düşüncelerini merak ediyorduk. Uzun ve yorucu konuşmanın özeti şuydu: “Bizim mücadele yöntemimizde silah yoktur. Bu mücadele biçimiyle tek bir insanın burnu kanamadan özgürlük getirebiliriz” dedi. Bunun üzerine salon birbirine karışmış ve kendisi de zar zor soluğu dışarıda alabilmişti. Aynı soruyu o zaman halk da sormuştu, “O halde neden mücadele etmiyorsun, seni engelleyen mi var?” Öyle ya, ne yapacaksan yap, yok eğer bilgin, becerin, cesaret ve yeteneğin buna müsait değilse yerine otur ve şiirini yaz! Hiç olmazsa topluma daha faydalı olabilme şansını kazanabilirsin.
Bunları neden yazıyorum? Yazıyorum çünkü Kemal Burkay’ı dinlerken hiçbir tutarlılığı olmayan argüman ve örnekleri artık duymak istemiyorum. Toplumca kutsanan değerlere saldırmasını ahlaki görmüyorum. Özellikle de bu davaya inanan insanları oryantalist bakış açısıyla değerlendirmesi; sanki her türlü kandırılmaya, yönlendirilmeye ve yürütülmeye müsaitmişler gibi görmesi insanı çileden çıkarmaya yetiyor da artıyor bile!
Tavsiyem mi, Avrupa’da kaldığı süre kadar yabancısı olduğu bu halka ve yaratılan değerler karşısında samimi bir öz eleştiri vermesidir!