Hakkında en az bilgi sahibi olduğumuz varlık insandır. Ne konuşacağını, konuşurken bile ne düşüdüğünü bilemeyiz. Bir arabanın her şeyini biliriz, bir koyunun neler yapabileceğini, bir aslanın hangi aşamada bize saldıracağını, bir boğanın nasıl kızacağını... 

İnsanoğlu beyni ile midesi arasındaki gelgitlerle doyumsuzluğunu, bencilliğini, egosunu henüz törpülemiş ve genel bir doğruya oturtmuş değil. Alabildiğine sahip olma azmi ile çatlayacak derecede hırslıdır. Biriktirme, saklama, zamanlama gibi bütün hesaplara sahiptir. Doğanın bir parçası olarak sayar kendini ancak doğallaşmayla en çok çelişkisi olan varlık gene kendisidir.

Şüphecidir, kandırıkçıdır, hilebazdır, her şeye karşı önce tedbir alır. Savaşların çoğaldığı, ekmeğin azaldığı, duygunun merhametin yerle yeksan olduğu bu süreçlerden öyle elini kolunu sallayarak geçemeyeceğinin büyük tecrübesi ile her şeye şüphe ile bakar. Yani kendine de şüphe ile bakar. Hangi tarafta olacağının durumu, hangi tarafın güçlü olacağına bağlıdır. Yaşamak artık o kadar onurlu değildir, mesele sadece “can”ı kurtarmaktır.

Bu dünyada çok yemek, içmek, rahat etmek için her şeyi kendi bencilliğine seferber etmesi yetmez gibi, öbür dünyanın hesabını da yapar. Bütün günahlarını “koyun” gibi zavallı bir hayvanın sırtına yükleyerek fitleşmek de insanoğlunun cennetine kavuşmasının bir oyunudur.

Haber bültenlerinde ortalıkta can havliyle kaçan ve kovalanan boğaların arkasındaki güruh, onun çok fazla kaçmasına izin vermeden bir yerde kıstırır. Zulmün katmerlisini insandan çekiyor zavallı hayvanlar.

Munzur efsanelerinin halk versiyonunda Kirmanckî anlatılarda; efsanenin sonunda Munzur’un koyunu iki kuzu (oğlak) doğurur. Biri siyah biri beyazdır. Oğlunu tanrıya kurban etmek üzere olan İbrahim peygamber tam bıçağı çekerken kuzulardan biri bir melek eşliğinde gelir ve insan kurban edilmekten kurtulur. Diğerinin ise dünya tekrar çok zor günlere düştüğü zaman geleceğine inanılır. (Belki de bu zamanlardır...)

İnsan o haliyle kurban edilmekten kurtuldu belki ama Ortadoğu’da hala en kör bıçakla insanlar kesiliyor. Kendisini kurban edilmekten kurtaran koyuna ise diyeti hala ödenmedi ve 21. yüzyılda hunharca katliam seramonisi ile kesiliyorlar. 

O kadar çok iyi insan olmaya çalışıyoruz ki; çünkü çok kirlendiğimizi biliyoruz. Ama temizliği zavallı hayvanlarla onları keserek yapıyoruz. Bizi kanla sınayan bu seramoni bu mahşeri saçmalık hangi aşamada biter bilmiyorum. Zira insanoğlu zulmün ağasıdır. Her yeni gün daha da kötüye koşuyor.

Nelere tanık olmuyor ki insan? Din, iman elden gidiyor kaygısı ile cinnet geçiren insanlar, karşısındakinin giyiminden hareketle “tahrik” olup tecavüz edenler, açlık sınırında milli duygularla gidip toprağa tapanlar…

Günlük yaşamın içinde sokaktan bakmaktan yanayım. Öyle TV bültenlerinde öfkeli, hırçın rakı içmiş tilki gibi aslanı görünceye kadar “ormanda gelip geçeni dövüyorum” edasında naralar artık kimseyi korkutmuyor. Sarayda olmakla iktidarda olmak aynı şey değil. Umudu büyütmüş emeğin güzelliği ile özgürlüğe doğuyor halkın güneşi.

İki kere ikinin sizin kirli hesabınızla dört etmediğini; bazen üç, bazen beş ettiğini, sizden olmayan herkesi hizaya getirmek için en kutsi değerleri bile hunharca harcadığınızı gördük. 
Ne şairi anladınız, ne şiiri. Canlısına tahhammül etmediğiniz gibi taş yapılara bile saldırdınız. Sanatçıları kumar zaafları ve vergi borçlarını silme karşılığında satın aldınız.
Alevileri Ramazan’la, Kürtleri bayrakla sınadınız. Romanları, Êzîdîleri, Ermenileri herkesi bir şeyle sınava tabi tutarak, kendinizce ne kadar vatansever olduklarını sınayarak muamele etmeye çalıştınız. Oysa zaman öyle bir yere geldi ki, bırakalım tavukların karışmasını “kan”ları karıştı biribirine herkesin.

Dolayısıyla insanın erdeme kavuşması için sirkelenmesi ve kendisine o acımasız soruyu sorması gerekir. “Irk, din, cinsiyet ayrımı doğru mudur?” 

Dünyanın yaşanabilirliği her varlığın doğal sürecini yaşaması ile mümkündür.