Gazetemizin dayanışma gecesine katılmak üzere Almanya’ya gelen HDP Eşbaşkanı Figen Yüksekdağ ile AKP/Saray iktidarının darbesi, erken seçim ihtimali, dokunulmazlıkların kaldırılması girişimi, CHP’nin tavrı ve MHP’deki durum üzerine konuştuk.

Sorularımız ve Yüksekdağ’ın yanıtları şöyle:


Öncelikle, Davutoğlu’nun istifası... Neden böyle bir gelişme yaşadık?

Başbakan Davutoğlu’nun görevden alınması, AKP/Saray iktidarının çöküş ve çözülme sürecinin üçüncü aşamasıdır. Artık AKP/Saray iktidarı, kendi içindeki bütünlüğünü koruyamaz hale gelmiş durumda. Bu bütünlük, kendi içinde zaten dağılmaya, çözülmeye başlamıştı. Cemaat’le yollarının ayrılması ve düşman kardeşlere dönüşmelerinden itibaren AKP/Saray, kendi iç dinamiklerinde de bir tükenme yaşamaya başlamıştı. Sonraki süreçte başkaca ittifaklara yöneldi. Ergenekon’la yeniden dost olmayı, bir ittifak yapmayı denedi; hala o ittifakı sürdürüyor. Ordu/asker ve Ergenekon yapısıyla, yani Türkiye’deki özel savaş güçleriyle ittifak yaparak ayakta kalmaya çalışıyor. Ama AKP/Saray iktidarının kurduğu bu yeni ittifak, öncesindeki ittifak dinamiklerinin hepsinin terk edilmesine ve bütün vidalarının fırlamasına engel olamıyor.


Ama Ahmet Davutoğlu’yla aralarındaki husumet ya da çatışma tam olarak neden dolayıydı? Davutoğlu, Erdoğan’dan farklı neyi savunuyordu ki?

Erdoğan’dan farklı hiçbir şeyi savunmuyor. Davutoğlu, bu süreç içinde AKP/Saray iktidarının bütün kirli işlerini, üstelik oldukça yürekten, içinden gelerek ve isteyerek yerine getiren bir başbakan olmuştur. Kürt halkına, halklara, bütün demokrasi güçlerine düşmanlık konusunda aralarında hiçbir ayrım söz konusu değildir. Bunu çok net gördük, yaşadık.

Öz yönetim direnişlerinin sürdüğü alanlarda halka karşı yürütülen savaşın bir bütün olarak suçlusudur Davutoğlu. Tarihe bir savaş suçlusu olarak geçmiştir. Deyim uygunsa, AKP/Saray iktidarının, Erdoğan’ın bütün kirli işlerini yapmış, tetikçilik görevini üstlenmiştir. Ama buna rağmen bu akıbetten kurtulamamıştır. Anlaşamadığı, Davutoğlu’nun Erdoğan’a yaranamadığı tek nokta, onun tek adamlık saplantısına çok az uymamasıdır. Artık Erdoğan bakımından tek adamlık, başkanlık, bir saltanat ilan etme düşüncesi, saplantıya dönüşmüş durumda. Bunun en ufak dışına çıkan, tek bir farklı söz söyleyen bir isimle dahi yürüyemeyecek, uzlaşamayacak bir noktaya gelmiş durumda.


Davutoğlu’ndan da daha düşük profil biri, acaba nasıl biri olacak ki ama...

Erdoğan’ın gölgesi olur bu. Daha düşük profilli diye bir şey olmaz. Artık bundan sonra gelecek olan, Erdoğan’ın gölgesidir, kuklasıdır; başka bir adı ve anlamı yoktur. Davutoğlu’nun tek itirazı, küçücük bir alanda, çok sınırlı bir siyasi alanda, kendi varlığını hissettirmeye çalışmak oldu. Tek farkı budur. Ama o varlığı hissetmeye bile Erdoğan’ın tahammülü yok. 


HDP’nin, HDK’nin bir süredir zaten gündeme getirdiği, bugünlerde daha çok konuşulan bir erken seçim ihtimali de var. Önümüzde böyle bir takvim olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Erken seçim olacak mı, olmayacak mı hesapları üzerinden bir siyasi gelecek tasarlamıyoruz. En önemli planımız, Türkiye’deki demokrasi direnişinin büyütülmesi ve kapsama alanının genişletilmesidir. Çünkü bizim için bu zorlu süreçten, faşist saldırganlığın arttırıldığı dönemden çıkışın tek yolu budur. 

Bir erken seçim olduğu koşullarda tek başına biz bu faşist saldırganlıktan çıkmayı başarabilecek miyiz? Hayır. Erken seçim, siyasi iktidarın kendi egemenliğini pekiştirmek, kendi ajandasını uygulamaya geçirmek için bize dayattığı bir gündemdir. Bize dayatılmış gündem üzerinden siyaset yapmayacağız. Kendi oluşturduğumuz ajandamızı takip edeceğiz. Bu da Türkiye ve Kürdistan’daki demokrasi güçlerinin birleşik hale getirilmesi, demokrasi blokunun etkin bir mecraya çekilmesidir. Örneğin 5 Mayıs’ta yaptığımız basın açıklaması ve orada ilan edilen bildirgeyle “darbeye hayır, demokrasiye davet” içerikli bir mücadele kampanyasının startını verdik. Bunun bütün Türkiye ve Kürdistan bakımından yeni dönemi belirleyecek bir sürece imza atacağını düşünüyoruz.


Nasıl ama? Bu kampanya kapsamında ne yapılacak da böyle bir sürece imza atılacak?

Her şeyden önce bütün Türkiye ve Kürdistan halklarının birleşik bir biçimde “Savaşa hayır” sesini yükseltmesi, çok önemli bir pratik süreç olacak. Bu çalışmayla aslında “Darbeye hayır” deme iradesini açığa çıkarmak istiyoruz. Çünkü darbe sadece Kürt halkına karşı yapılmış bir darbe değil, sadece HDP’nin Meclis grubuna yapılmış bir darbe de değil; bütün Türkiye halklarına bir darbe dayatıldı.

Düşünün yani... Türkiye’de kendisinin dışında hareket etmeyen bir hükümete, kendi seçtiği bir başbakana dahi darbe yapıyor. Darbe mekaniği dediğimiz şey öyle bir şey ki, onun dışındaki herkesi ezip geçiyor. Yani kendi seçtiği başbakan da dahil olmak üzere herkesi o darbe çarkı, kendi dişlileri içinde öğütüyor. Böyle bir mekanizmadan bahsediyoruz. O nedenle darbe herkesin sorunu. Bütün Türkiye ve Kürdistan halklarının bu darbeye hayır demesi, başlı başına çok önemli bir iradedir, enerjidir. Bu gücü uyandırmak istiyoruz. Bütün öfkelenen kesimleri darbeye karşı bir araya getirmek göreviyle hareket etmek durumundayız. O nedenle darbeye hayır gücünü uyandırmak, ayağa kaldırmak, yapacağımız en önemli iştir.

Bununla da bitmeyecek tabii... Darbeye hayır demek, aynı zamanda savaşa hayır demektir. Bu da bütün Türkiye ve Kürdistan halklarının birleşik bir barış gücünün açığa çıkarılması anlamına geliyor.


Darbeye kimler, hangi güçler iştirak ediyor peki?

En genel tanımı, Saray merkezli darbe. Son günlerde çok fazla “sivil darbe” deniyor ama AKP/Saray iktidarının sivilliği de bence tartışma götürür bir şey. Egemen siyasi anlayışa dayanan demokrasi ve sivil siyaset tanımının ne kadar arızalı olduğunu bu dönemde aslında çok somut olarak gördük. Evet, yüzde 52’nin oyuyla seçilmiş bir cumhurbaşkanı ama tam anlamıyla faşist ve askeri bir kafayla hareket ediyor. Vesayet, zaten ruhunda, yapısında var. Üstelik şunu da çok net bir biçimde görmemiz lazım: Hitler de seçimle işbaşına gelmişti. Diktatör olmanın, darbeci olmanın tek ölçüsü, kıstası, asker olmak değildir. Asker kafasına, o faşist kafaya, militarist kafaya sahip olmak yeterlidir aslında.

Cumhurbaşkanının veya AKP’nin sivil siyaset içinden gelmiş olması, bir asker kafasıyla, militarist kafayla darbe yapmayacakları anlamına gelmiyor. AKP/Saray iktidarı, militarist ve faşist bir anlayışa sahip, darbeci bir yapıdır. Çok net tanımı bence budur. Sadece Türkiye tarihinde farklı bir şey oldu. Önceden hep asker yapardı, generaller başa gelirdi; bu dönemde ise asker kafasına sahip olan ve orduyla doğrudan işbirliği içinde olan bir yapı gerçekleştirdi.


Ordu da Erdoğan’ın darbesine bütünen angaje mi oldu yani?

Tabii ki. Orduyla aslında bir işbirliğinden, ittifaktan söz edebiliriz. Yapısal bir iç içe geçmeden, stratejik bir ittifaktan söz etmek şu anki aşamada çok doğru olmaz ama dönemsel bir işbirliği gerçekleştirdiler. Bugün gerçekleştirilen Saray darbesi, kesinlikle orduyu ve Ergenekon’u, bütün özel savaş güçlerini içeren bir darbe olarak devreye girdi.


AKP’yle orduyu politik olarak birbirine bağlayan ne?

Birinci derecede Kürt düşmanlığıdır. Bununla birlikte, aynı zamanda Türkiye’de sahiden bir demokrasinin gelişebileceğini görmüş olmalarıdır. Bütün faşist kesimler, tarihte ilk defa böyle bir birlik oluşturdular. Bu kadar geniş bir faşist yelpazenin bir araya gelmiş olmasının tek nedeni de, Türkiye’de demokrasi tehlikesini görmüş olmalarıdır. Bize göre şans ve umut olan, onlara göre bir tehlikedir.

Halkların Demokratik Partisi de son bir yıl içinde halk demokrasisinin gerçek bir güce dönüşebileceğini gösterdi ve alarm çanları çaldı. O nedenle bütün faşist güçler, ordu, AKP, Ergenekon, ulusalcı faşistler, yan yana dizilip bu tehlikeyi bertaraf etmeye girişti. Ama başarılı olamayacaklar.


O darbe, sizi hapse koymakla da tehdit ediyor. Yarın öbür gün hem sizin hem eşbaşkanınız Demirtaş’ın hem diğer HDP milletvekillerinin hapse götürüldüğü bir ülkeye uyanabiliriz. Bu ihtimal devreye girerse ne olur?

Bu ihtimal yok, diyemeyiz. Çok sonra değil, bir hafta kadar sonra öğreneceğiz. Biz her zaman söylüyoruz, tekrar etmek istiyorum: Bizim açımızdan hapishanenin içi veya dışı, hiç fark etmiyor. Hapishaneler de mücadelenin bir parçasıdır. Defalarca ifade ettik. Bir ayağımız içerde, bir ayağımız dışarda siyasetçiler olduk hep. Hapishane, bırakalım siyasi yaşamımızı, kişisel tarihimizin olağan bir parçası haline gelmiş. Bundan gurur duymuyoruz ama rahatsız da, irrite de olmuyoruz.

Hapishaneye girebilir miyiz? Evet, mümkün. Başta eşbaşkanlar olmak üzere arkadaşlarımızı tutuklayabilirler. Bu, mücadelenin ivmelendiği başka bir aşama olur. 2 Mart Darbesi, tarihe kazınmış bir deneyim olarak hala ortada duruyor. Ne oldu yani? Kürt milletvekillerini hapse attıktan sonra mücadele geriledi mi? Hayır. Aynı Kürt iradesi, aradan yıllar geçtikten sonra 80 milletvekiliyle o meclise yeniden girdi. Biz de hapse girersek eğer bu halk iradesi emin olun, bu kez Meclis’e 100-150 kişiyle yeniden dönme iradesini büyütür. Bu bir ajitasyon değil, inanç tazeleme cümlesi değil; buna gerçekten inanıyoruz.

Bizi hapse atarsanız, bu halk sizin cezanızı Meclis’e 120 milletvekili göndererek keser. Bizim de gücümüzü asla hapishanelerle kıramazlar. Tam tersine, siyasi mücadelemizde çok daha başka bir evrenin kapısı açılır. Bu zamana kadar sürdürülen demokratik direniş, yeni ve daha güçlü bir kanalla buluşur. Demokratik halk direnişi, fiili meşru direniş kanallarıyla buluşur ve çok daha güçlü bir enerji açığa çıkar.


Ama halk içinde müthiş bir vahşet hissi yaratılmaya çalışılıyor zaten. Sizin tutuklanma görüntüleriniz de buna yol açmaz mı? Halk direnişi, bu süreçte tam olarak nasıl gelişir?

Öncelikle şunu söylemeliyim: Bütün vahşete ve devlet terörüne rağmen bence Kürdistan’da da Batı‘da da halk direnişi kırılamadı. Yer yer endişeler, çekinceler, kısmi geri çekilmeler olabilir ama yani o kadar da olsun, el insaf! İnsan dediğin, toplum dediğin yaşayan mekanizmalar... Kendini koruma, savunma refleksi, bir takım kaygılar mutlaka ki yaşanabilir. Ama bu kadar büyük bir vahşet dünyanın neresinde yaşansa, emin olun bir ezilme durumu yaşanırdı. Türkiye ve Kürdistan’da direnç o kadar güçlü ki... Onlarca Kobanê yaşandı bu süreç içinde. Bölge savaşı çapında... Kürdistan’da son dönemki saldırıları alın Balkanlar’a veya Kafkasya’ya götürün, adına “bölge savaşı“ denilirdi. Buna rağmen biz yine halkın içindeyiz, halk yine yüzünü sokağa dönüyor, sokağa çıkamayan kapıya çıkıp selam veriyor. Ben o nedenle halk direnişinin bir ezilme durumu yaşadığı fikrinde değilim. Yalnızca kısmi geri çekilişler olmuştur.

Şimdi herkes kendi iradesini ve kimliğini barikatın ardında göremeyebiliyor. Ama HDP Grubu eğer o Meclis’ten çıkarılırsa, bunu doğrudan kendisiyle ilgili görüyor.


Yani o zaman barikatın ardıyla daha fazla özdeşlik kurar hale mi geliyor?

Aynen. Özdeşlik kurmaya başlıyor. Çünkü doğrudan kendisine, kendisinin verdiği bir oya yapılmış bir saldırı bu. O oyu ne inançla vermiş, ne sevinçle vermiş, ne kararlılıkla vermiş, nasıl bir çaba ve istekle vermiş? O oya saldırıyor AKP/Saray iktidarı... Bu bir özdeşleşme duygusu yaratıyor. İşte barikatın arkasındaki ruhla o seçim sandıklarında HDP’ye oy veren ruhun birleştiği, kesiştiği bir an olacak, HDP’nin Meclis’ten çıkarıldığı an... O nedenle bu çok önemli bir duygusal birleşme, manevi bütünleşme eşiği demektir aynı zamanda. Bu nedenle de güçlü bir demokratik sahiplenmenin, hareketin gelişeceğini düşünüyorum.

Halkımızla birlikte, bu oyu veren insanlarımızla birlikte, bu iradenin parçalanmasına asla izin vermeyeceğiz. Kapı kapı, sokak sokak, ev ev her yerde bu ruhu, karşı çıkma iradesini büyüteceğiz.


Başka bir mesele... CHP’ye sol adına da umut besleyerek oy veren bir sürü insan vardı; ama herhalde özellikle bu son süreçte yaşananlar, CHP’nin değil solculuk, herhangi bir muhaliflik bile yapamayacağını bir kez daha ortaya koydu. Bu tavrı nasıl buluyorsunuz? AKP/Saray Darbesi olarak tanımladığınız sürece o da mı doğrudan angaje oldu?

AKP’nin bu siyasal süreç yönetimine angaje olduğu fikri doğrudur. Bunun başka bir tarifi yok. Angaje olmanın da ötesinde, bir biat etme, teslim olma hali var. Tam anlamıyla Saray’ın bu zamana kadar geliştirdiği müdahalelerin ve CHP’ye dönük tehditlerin karşısında hizaya geçen bir pozisyonu var. Bu da tabii ki çok doğal olarak başkanlık sistemine en fazla karşı çıkan, bunun söylemini en fazla yapan partilerden birinin başkanlık rejiminin ve Erdoğan diktasının önünü açması anlamına geliyor. 


Hatta sizin için “Başkanlığı destekliyorlar” manipülasyonu yapıyorlardı...

Ne yazık ki... Ama şu anda CHP ne yazık ki başkanlık kampanyasını CHP tabanı ve toplumun belli bir kesimi üzerinde yapan, bu kampanyaya dahil olan bir partiye dönüşmüştür. Başkanlık kampanyasını önceden sadece AKP/Saray merkezi yürütüyordu. Sonra bu kampanyaya MHP dahil oldu, milliyetçi taban üzerinden bu çalışmayı yürüttü. Şimdi CHP de tırnak içinde “solcu, sosyal demokrat” cenahtan bu kampanyaya dahil olmuş oldu. Aslında devlet zihniyetini aşamayan partilerin hezimetidir yaşanan durum. Bir kumpasın parçası olmuştur CHP.

O kadar trajik, acıklı cümleler kuruyor ki CHP sözcüleri... “Anayasa askıya alınmıştır ama biz evet diyeceğiz”, “Korkunç ama evet diyeceğiz” gibi gerçekten çok acıklı cümleler... CHP’yi de ne yazık ki biz kurtarmak zorundayız. CHP’nin arkasında duran insanların iradesini de biz temsil edeceğiz. Sorumluluğumuz daha da artıyor, buradan böyle bir sonuç çıkarıyoruz. Yoksa gerçekten çok daha acıklı, içler acısı hale düşecekler.


CHP’de itiraz eden bazı vekiller de oldu...

Ben o itirazları çok değerli buluyorum. Şüphesiz ki aklın sesini dinlemeleri bakımından çok anlamlı itirazlar. Bizim dileğimiz, umudumuz, bu itirazların büyümesi, itiraz edenlerin, bu darbeye “hayır” diyenlerin CHP içinde galebe çalmasıdır. Bu çok önemli bir şey. Diğeri zaten tam anlamıyla kendini Saray karşısında bitirmek demektir. Akıl almaz bir şey... Halkların Demokratik Partisi’ni Meclis’te devre dışı bıraktıktan sonra Saray’ın ilk yapacağı şey, CHP’yi bir devlet partisi olarak bile kabul etmemek ve işini bitirmektir.

Bazıları şu tip senaryolar çıkarıp kendilerine ekmek çıkacağını düşünebiliyor: Acaba AKP, iki partili bir Meclis dizayn eder de buradan CHP’ye de bir ekmek çıkar mı? Böyle düşünen çeşitli ham hayal sahibi insanlar olabiliyor. İnanılmaz bir dağılma durumu bu, iradenin kırılması, parçalanması durumu. Böyle bir senaryoya ihtimal vermek bile ne kadar acizleştiklerine işarettir. Çaresizliğin getirdiği bir hezimet ruh halinin ifadesidir.

Diğer ihtimal ise, gerçek olan ihtimal. Eğer HDP’nin Meclis’ten gönderilmesine şu veya bu şekilde, bir parça da olsa kapı açarsanız, CHP de tasfiye olacak. Biz sokakta, başka meclislerde hayatımızı sürdürürüz; ama CHP’nin öyle bir fonksiyonu da yok. Onlar Meclis çatısı olmadan sudan çıkmış balığa dönerler. Meclis’siz tek söz söyleyecek bir aşinalıkları, yapısal sağlamlıkları yok. Hayatları biter. Bizim hayatımız o meclis veya bu mecliste sürer, fark etmez bize; ama onların hayatı biter.

O nedenle CHP’nin yönelimi, çok ölümcül bir yönelim. Çok kritik bir noktadayız. CHP’den alacakları 15 oya bakıyor her şey. Kemal Kılıçdaroğlu, ne yazık ki, HDP’nin Meclis’ten tasfiye edilmesine evet diyecek, bu darbeye imza atacak 15 milletvekiline cevaz verdi; onların vereceği oyu meşru ilan etti. Artık bütün CHP olarak üstlenilmiş bir sorumluluktur bu. 15 milletvekili oy verdi mi, bütün CHP bu suçun, ister evet ister hayır desin, bu suçun ortağı oluyor. 

Denizlerin asılmasına imza veren 30 CHP milletvekili vardı. Ama geri kalanlar da gurur duyamazlar. Gurur duymaları için o 30 milletvekiline de imza attırmamaları, bunu başarmaları gerekiyordu. Bugün de hayır diyenler, itiraz edenler, bir parça iyi görünebilir ama kendileriyle gurur duyamazlar. 15 milletvekilinin evet demesine engel olmak zorunda CHP. Aksi durumda çok büyük bir suça ortak olacak ve birlikte imza atacaklar.


Peki ya MHP? AKP siyasetine bütünen ortak oldular, bunu biliyoruz. Ama başka şeyler de oluyor. Olağanüstü Kurultay tartışılıyor, Meral Akşener var filan. Orada ne olup bitiyor? MHP ne yaşıyor?

Bütün siyasi mecralarda aslında fay hatları, bir yıldan beri harekete geçti. Bunun da tek nedeni var: Kürt Özgürlük Hareketi’nin direnişi ve HDP’yle birlikte gelişen birleşik halk direnişi. Bu nedenle arka arkaya kırılmalar yaşanıyor. Bir fay hattı AKP’nin tam ortasından geçiyor, tam da Davutoğlu üstünde duruyormuş; bir fay hattı da MHP’den geçiyor ve onun tam merkezinde de Bahçeli duruyor. Bahçeli, son süreç içinde özellikle gelişen halk direnişi karşısında Saray’la kurduğu ittifakın ceremesini çekiyor. Kürt direnişi karşısında saflaşanlar, tuttukları yanlış safın da bedelini ödüyor. Bu saflaşma, aynı zamanda kendi iç birliklerini, dengelerini de dağıtan bir sonuca dönüşüyor. MHP açısından durum, tastamam böyledir.

Ezilen sınıflarla egemen sınıfların mücadelesinin çetinleştiği dönemlerde zaten, en katı olanlar, en keskin kırılmayı yaşar. İşte MHP de en sert, en katı olanların başında geliyordu. En milliyetçi, en inkarcı, en saldırgan... İşte böyle depremlerde en önce mermer kırılıyor. O nedenle de MHP içindeki yarılma, çok daha ciddi olacak. Bu, MHP’nin bölünmesine yol açabilir. Kongre sürecini engellemeye dönük Erdoğan ve Bahçeli’nin işbirliği var; ama bu engelleme çalışması da sanıyorum ki tek başına yetmeyecek. Bu çok ciddi bir yarılmaya, bölünmeye dönüşecek. 

Bir taraftan da Saray, MHP’yi kendisinin basit bir payandası olarak kullanıp zayıflatarak baraj altına itmek istiyor. Böylece MHP’yi de kendisinin içermesi gibi bir niyeti vardı. Süreç oraya doğru gidiyor. Saray, “Eğer milliyetçilikse, en iyisi benim, ey milliyetçiler Saray’ın eteklerine gelin” diyor. Bu planı yaşama geçirmeye yönelmiş durumda. MHP içinde bir grup da buna itiraz ediyor, “Hayır, biz milliyetçi bir parti olarak, hatta merkez sağa yönelme iddiası olan bir parti olarak var olmak istiyoruz” diyor.

Tabii Saray’ın niyeti, hem MHP’yi hem HDP’yi baraj altında bırakmak. Ama tabii ki HDP’yi baraj altına bırakmayı başaramazlar. Çünkü nesnel olarak durduğumuz noktalar farklı. Onlar faşist, düz kafayla düşünüyor. Hiçbir zaman hayat, masa başında onların planladığı gibi olmadı. Bizi defalarca süreç dışına itmeye çalıştılar ama her seferinde boşa çıkardık.


Ama 7 Haziran’dan 1 Kasım’a HDP’nin oylarında ciddi bir düşüş de oldu. Şimdi 1 Kasım’dan sonra daha da çatışmalı bir sürecin neticesinde HDP’nin oylarında biraz daha düşüş olacağını öngöremez miyiz? Saha, HDP için pozitif bir durumu mu yansıtıyor?

Tabii ki. Gerek Kürdistan gerekse de Türkiye, Batı boyutuyla çok net söyleyebilirim ki, HDP’ye verilen destekte radikal bir düşüş olmamıştır. Biz en radikal düşüşü 1 Kasım’da yaşadık. Hatta yeni gerçekleştirilecek bir seçimde tam tersine başka bir sürpriz bile gelişebilir. 

Bizi yüzde 13’ten yüzde 10.3’e gerilettiler; ama bu, tırnak içinde “gerileme” idi. Biz gerçekten çok büyük bir kaosa, savaşa rağmen ciddi bir başarı elde ettik. İnsanlar kelle koltukta sandığa gitti. Sadece 500 bin küsur seçmenimiz, savaş koşullarından dolayı sandığa gidemedi. Yaptığımız araştırmalarda bu çok net. HDP’li olmadığı, HDP’ye oy vermek istemediği için değil; tastamam savaş koşullarından dolayı... Bu, neredeyse yüzde 1’lik bir oya tekabül ediyor. Ve çok önemli bir kesim, yüzde 1’lik bir kesim de şöyle düşündü: Biz bu AKP’lilere oy verelim, yakıp yıkacaklar memleketi, canımız yanmasın, çoluk çocuk ölmesin. Ama şimdi bunların hepsi çöktü. 1 Kasım’da oy aldılar ama savaş daha da büyüdü. Şimdi gidip savaş olmasın, canlar elden gitmesin diye oy verenler, artık AKP’ye değil HDP’ye oy verecekler. Bu tip süreçlerde bizim seçmenlerimizin de daha fazla radikalleştiğini söyleyebilirim.

Bir erken seçim yaparlarsa kendileri bilirler. Eğer bizi kafamıza atom bombası atıp toptan imha etmezlerse, her şeye rağmen çok daha büyük bir başarı elde edeceğimizi düşünüyorum. Zira yaptığımız istatistiklerde, saha araştırmalarında da yüzde 11’den aşağı çıkmıyoruz.


Ama sizi hapse koyarlarsa insanlar, “Neden Meclis’e gönderelim ki? Oradan da hapse götürecekler” demez mi?

Ben artık o iklimin Türkiye’de aşıldığını düşünüyorum... Mesela öz yönetim alanları... Bir taraftan acı duyuyor, kahroluyor insanlar; ama diğer taraftan da yenilmezliği görüyor. Bizi yenemeyecekler, demek ki. Yenilmezliğini gören halk, kazanmışlığını da görür. Halkın, kitlenin sezgileri yüzeysel değildir, çok derindir. Bazen biz dar siyasi pencerelerden bakıp çok bilmişlik yapıyoruz. Halktan çok bilmiyoruz. En çok bilen, halktır; en çok sezen, halktır. 

Siyasi iktidarın işini zorlaştıran da bu. Bakın, rahat rahat karar alabiliyorlar mı? İşte, geldiler, Davutoğlu’na darbe yaptılar, hemen... Şimdi göreceğiz. Gönül rahatlığıyla erken seçim ya da referandum kararı alabildiler mi? Tek engel Davutoğlu’nun istememesi, ayak sürümesi mi? Bu hikayedir, çok yetersiz bir açıklamadır. Şimdiye kadar üç defa referandum sandığını getirip burnumuza dayayabilirlerdi. Neden yapamıyorlar? Çünkü biz varız. Baktığınız zaman, işte 59 milletvekili, ne iktidar olabiliyor ne iktidar ortağı... Bir taraftan da zaten Meclis’ten atılacaklar, filan. Ama bu mesele bu kadar basit değil. 

Yıllar önce Yaser Arafat’ın çok güzel bir sözü vardı. Diyorlar ki, “Filistinli direniş örgütleri olarak çok küçüksünüz, güçlenemiyorsunuz. Karşınızda İsrail, arkasında Amerika, koskoca Arap devletleri filan var. Nasıl yeneceksiniz ki bunu?” Yaser Arafat, şöyle cevap veriyor: “Bilye de küçüktür ama bir kazanın altına koyarsanız, önemli olan o bilyenin nerede olduğudur. Kazanın dengesini bozar ve alt üst eder.” Halkların Demokratik Partisi de öyle bir şeydir işte. Çelik bir bilyedir. Yutsalar yutamazlar, boğazlarına dizilir; ve o bilye, bu sistemin altında o kazanı alaşağı eder. Ne kazanlarını, ne düzenlerini tutturabilirler. Ben bunun yeni bir siyasi durum olarak halkımız tarafından da iyi görüldüğünü düşünüyorum.

Şunu da yeniden söyleyelim: HDP sadece Meclis’te değil, her yerde. Bütün demokratik direniş alanlarında... Bir ucumuz Rojava’nın, Şengal’in direniş alanlarında; ruhumuzun bir kısmı Fırat’ın doğusunda, bir kısmı batısında... Her yerde dolaşan bir enerji, sinerji alanı oluştu. HDP’yi o nedenle anlayamıyorlar. Anlamamaları da iyidir, çok fazla anlatmaya çalışmıyoruz biz de. Anlamadıkları şey, onların sonu olacak.


OSMAN OÐUZ/HABER MERKEZİ