Ruhunun kuyusuna inmek, içinin karanlık yanlarıyla karşılaşmak, bilincinin aydınlığıyla bilinçaltının karanlığını yüzleştirmek insanın insan olma serüvenindeki en büyük korkusu, en büyük travmasıydı. Her babayiğidin ya da anayiğidin harcı değildi kendi içinin nehirlerine dalmak bir daha su yüzüne çıkmamayı göze alarak. Nice insan, akıl sağlığını, ruh bütünlüğünü kaybederek dönmüştür bu iç ülke yolculuğundan. Ama aynı zamanda nice filozoflar, nice şairler bu iç alemin yolculuklarından tekamül ederek anlam dünyamızı zenginleştiren onca düşünceyi, onca dizeyi, onca büyülü sözü soframıza sağmışlardır.
Şimdiyse içimizin aydınlık yanlarıyla karşılaşmak en büyük korkumuz. İçimizin aydınlık yerleriyle karşılaşmak ve insan olduğumuzu hatırlamak… İnsan olduğumuzu hatırladığımızda bütün irinli, hastalıklı yaşam kurgularımızdan vazgeçmememiz gerektiği bilgisine, duyusuna ulaşmak. İşte modern zamanların en büyük travma kaynağı, en büyük ruhsal alt üst oluşunun sırat köprülü geçişi. Artık güncelin yaşam formu, ruhunun karanlığıyla karşılaşmaktan değil, aydınlığıyla karşılaşmaktan korkuyor.
Aydınlıkla buluşmayı, yüzünü güneşle yıkamayı, merhamete, vicdana sevdalanmayı bir fobiye dönüştüren pragmatist modern aklın kurguladığı yaşam formunda insan ruhunun tüm nehirleri çoktan birer kanalizasyon şebekesine dönüşmüştür. İnsan ruhunun sonsuz kıvrımları arasında artık çağlayanlar, nehirler, mavi dalgalı, ak köpüklü sular değil bin bir çeşit zehirli kimyasalın raks ettiği anaforlar, aklımızın atmosferine yayılan kükürtdioksit ve azotdioksit gazlarını emen  içgöğümüzün bulutlarından süzülen asit yağmurları dolaşıyor. Aklımızın pragmatik karanlığı ruhumuzun kıvrımlarına sürekli karanlık atıklar, zehirli kimyasallar pompalıyor.
Egoizm salgını tüm ortakçı hasletlerimizi birer birer düşürüyor hasta yatağına. Apartman mezarlıkların şaşalı daire mezarlarına gömdüğümüz ruhlarımız kendine ağlayacak bir nefesin yokluğunda çığlık çığlığa çürürken sadece kendimiz için ağrıyor, sadece kendimiz için arıyoruz. Ve sadece Kendimiz için arzuluyoruz hayasızca. Sığındığımız sığ dünyamızın sağır karanlığında kendimizden gayrisinin çığlığını duymuyor, sadece kendimiz için derman diliyoruz. Ağzı açık kanayan iltihaplı bir yara gibi dolaşıyoruz yaşamın içinde. Ne dokundurtuyoruz ne dokunuyoruz.
Sözcükler hızla eksiliyor dilimizden. Cümle bütünlüğünü kaybediyor. Anlamlar bulanıklaşıyor. Sözcükler anlamsızca ve ilgisizce dizliyor anlamları idam edilircesine bir ip üzerinde yan yana. Yan yana duran insanlar bir ekranın soğuk yüzünden süzülen mesajlarla konuşuyorlar birbirleriyle. Hiç bir anlama yürümeyen  binlerce sözcük, bir sesin sıcaklığına temas etmeden teknik cihazların ışıltılı ekranlarından gözlerimizi yalayarak geçecek kadar hafızamızın derinliğinde iz bırakıyor. Derinliğini kaybediyor belleğimiz. Yeni, hızlıca ve çokça yaşanacaklara yer açmak için yaşanmışlıkları sindirmeden ve biriktirmeden, sile sile tüm anıları arsızca sadece şimdiye, şu anın hazzına yelken açıyoruz. Anı yaşıyoruz, ani yaşıyoruz, anlamadan yaşıyoruz.
Söz eksiliyor, anlam eksiliyor, yaşam eksiliyor. İnsan eksiliyor. Çürümesin diye ruhlarımız, bedenlerimiz okşanmasız kalmasın diye, yeryüzü aşkın yüzü olsun diye, sevda ve merhamet nehirleri damarlarımızda yürüsün diye çağırmalı yaşamın orta yerine yeniden bir dostun gülüşünü, bir yoldaşın avucunun sıcak güvenini. Biri iki eylemeli, ikiyi dört. Ben’i Sen’le buluşturmalı Biz’in rahman ve rahim olan rahminde.