Müslüman yazar ve aktivist Nurettin Şirin ile yaklaşık 4 ay önce yaptığımız röportajda kendisine karşı, muhafazakar olarak tanımlayan çervelerce, sosyal medyada linç kampanyası başlatıldığını belirtmişti. Ancak, Kürt Halk Önderi Öcalan ile devlet arasında başlatılan görüşmeler, Şirin’i haklı çıkardı. Şirin yaptığımız bu söyleşide ise bazı çevrelerin, Kürtlerin özgürlük ve eşitlik talebine, banal hassasiyetleri kışkırtarak cevap verdiğini belirtiyor.

28 Şubat sürecinde tutuklanan Müslüman yazar Nurettin Şirin, Alevilerin Kürtlerin özgürlük ve eşitlik taleplerinin yanında yer almasının, kendi düşünce sisteminin bir gereği olduğunu da vurguluyor.

Kürt sorununun çözümü konusunda varılan süreç ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan tarafından verilen mesajları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öcalan’ın Newroz’da okunulan mektubunda, birlikte yaşamayı öngören mesajlar verilmişti. Temelli çözüme ilişkin bir açıklama oldu. Şu an itibariyle ben devlet tarafından sadece göreceli bir iyileştirme görüyorum. Bu, BDP-PKK ve Kürt siyaseti göreceli bir kazanım olarak görülebilir. Öcalan’a ‘bebek katili’ dönemi artık kapandı. Artık doğrudan Kürt halkı adına kendisiyle görüşülüyor. Kürt halkının da ‘arkadaş bizimle görüşmek istiyorsan İmralı’ya git’ dediği bir süreç bir yasallık kazandı. Bunu artık geri döndüremezsiniz. Daha önce ‘Sayın Öcalan’ dendiği zaman terör örgütü propagandası yapmaktan dava açılıyordu. Şimdi ise artık devlet erkanı da bunu söylüyor. Artık dillendirilen taleplerin zihinlerde legalize olunması açısından –henüz bu yasal, anayasal bir foruma dönüştürlmüş olmasa da- Kürt siyaseti için ciddi bir kazanım var. Uzun vadede bu adım, büyük adımlardan bir tanesidir denilirse o ayrı bir mesele. Ama fotoğrafın tamamına bakacak olursak pek de onu göstermiyor.

Ortadoğu’da konfederatif bir birliktelik oluştursun

Müsadenizle Sayın Öcalan’ın ‘dar sınırlar olgusuna’ da değinmek istiyorum. Bence, öncelikle İslam coğrafyası, Ortadoğu, önce ulusal sınırlardan arındırılmalıdır. Ortadoğu sınırlarından arındırılmış bir coğrafya olmalı. Artı peşinden halklarla ve haklar üzerinden konfederatif bir yapı ve birlik oluşturulsun. Ama bu birliktelik egemen güçlerin, statükoların, rejimlerin yukarıdan dayattığı veya yukarıdan verdiği bir hak veya lütuf şeklinde değil, tabi ki. Bunun bir sürü örneği var. İslam toplumu bunu üretebilmeli. İslam toplumu konfederatif bir yapı üretebilmeli. Cumhuriyetler mi kurulacak? Kurulsun ama cumhuriyetler kendi aralarında konfederatif bir birliktelik oluştursun. Lakin mevcut sınır algısı, ulusal sınır algısı değişsin. Çünkü zihinlerde mevcut ulusal sınır algısı değişmediği sürece Kürdistan algısı oluşmaz. Kürdistan’ı tanımak mevcut sınırları tanımamaktan geçer. Kürdistan’ı tanımak mevcut 4 ülkenin arasında olan Berlin duvarlarının kaldırılmasından geçer.
Diğer taraftan ise Öcalan’ın açıklamasında emperyalizm vurgusu vardı. Şimdi ben aslında şunu söylüyorum; Hem tarihin bir akışı vardır hem de kısa ve orta vadede bölgesel gelişmeler vardır. Normal açıdan Türkiye’ye baktığımızda daha düne kadar çok sert önlemlere başvurulabileceğini operasyonların yoğunlaştırılabileceğinden bahsedilirken bu noktaya gelindi. Bu noktaya gelinmesindeki sebeplerinden birisi bölgesel gelişmelerdir. Bunlardan bir tanesi de Suriye’dir. Suriye’de yıllardır üstü örtülü ve kimsenin hakkında konuşmadığı Kürt halkı, bir gerçeklik ve birden bire kader belirleyici bir aktör haline geldi. Türkiye açısından Suriye’deki Kürt muhalefeti, rejime muhalif olması bir anlama gelir, rejimin yanında yer alması başka bir anlama gelir. Suriye’de rejimle birlikte hareket eden veya rejime karşı hareket eden bir Kürt muhalefeti Türkiye ve Türkiye Kürdistanı’nı birebir etkiler. Aynı şekilde işin içinde Irak Kürdistanı da vardır. Tüm Kürt bölgelerindeki gelişmeleri düşündüğümüzde Türkiye şunu görüyor: “Bir sel üzerime geliyor, bu selin altında boğulan olmayayım. Bu selin üzerinde kayıkla yüzen olayım.”
Bu siyonist rejimin Türkiye’den özür dilemesine benziyor. Neden üç yıl öncesinde özür dilemedi? Şimdi özür dilerken yutkuna yutkuna değil davul çala çala özür diliyor. Özürün arkasında Türkiye ile geliştireceği ilişkilerin bölgesel gelişmeler açısından stratejik bir sıçrama alanı var. Özürün arkasında İran, Suriye, Lübnan ile ilgili hesaplar yapılmaktadır.

Sizce Newroz’a çıkan milyonlar ne mesaj verdi?

Evet Diyarbekir’a baktığımızda milyonlarca insan Newroz etkinliği ile bir mesaj verdi. Bu yıl Diyarbekir’da düzenlenen Newroz, bir kongreydi. Hatta buna bir referandum da diyebiliriz. Bu, siyasi bir iradenin bileşkeniydi. O meydanda  Öcalan’ın söylemini paylaşmayan bir kişi bulamazsınız. Bu ne demektir? Bu bir referandumdur. İşte sana halk. Milyonları bulan bu yılki Newroz kutlamasının mesajı şu: “Arkadaş, Kürdistan buradadır işte sözleriyle, türküleriyle, ağıtlarıyla, sloganlarıyla, renkleriyle, bayraklarıyla Kürdistan buradadır.”

Newroz’un mesajı: Sen artı ben eşittir biz

Düne kadar 100 kişi bir araya geldiğinde ‘terörist’ denilip üzerlerine kurşunlar yağdırılıyordu. Oradan bu noktaya gelindi. Bu açıdan olaya baktığımız zaman ben olayı geri çekilme noktasından ziyade artık Kürt halkı, Kürt siyaseti Türkiye Cumhuriyeti’ne, “Arkadaş sen ve ben… Yani sen artı ben eşittir biz” mesajını verdi. Bugüne kadar Türkiye, ben ve biz diyordu ama biz derken ben diyordu. İşte bu Newroz’da Kürt halkı noktayı koydu. Bu şu anlama geliyor: “Arkadaş sen, ben ve biz, sen varsan ben de varım sen neysen ben de oyum, senin sahip olduğun statüye ben de sahip olacağım.” Artık bu anayasaldır, yapısaldır, idaredir yönetimdir. Hatta bayrağına kadar gider bu. Dolayısıyla Newroz’un böylesi mahşeri katılımla bir farklılığı vardı bu yıl. Ben, Kürdistan zihinlerde, litaretürde resmiyette ve anayasada yer almalıdır diyorum. Bunun içinde referandumsa referandum, müzakereyse müzakere olsun yeter ki bu noktaya gelinsin. Türk renginden, Türk eksenliliğinden, Türk dominant karakterinden çıkılıp, bu coğrafya üzerinde Türk ve Kürt halkının birlikte yönetimi formuna geçilmesi lazım. Eyaletse eyalet, federal yapı ise fededal yapı, konfederal yapıysa konfederal yapı…


Bazı çevreler, Türk halkını tedirgin ederek çeşitli provokasyonlar geliştirmek istiyor. Bunlara ne diyorsunuz?

Bir, iktidarda paylaşım, ekonomide paylaşım yönetimde paylaşım ve tüm hak ve özgürlüklerde paylaşım… Bu paylaşım sağlandığında Türkler ne kaybetmiş olacaklar? Ama Türk faşizminin damarları enjekte ettiği o banal hassasiyetler birileri tarafından yine kışkırtılacak. Ama gerçekte baktığımız zaman ben bugün itibariyle Diyarbekir’e gittiğimde yarın gidecek olursam ne değişecek? Gönüllü birlikteliğe dayalı ama eşit statüde birleşik yönetim ortaya çıkıyor. Öcalan’ın açıklamasındaki din kardeşliği algısı boşuna değil. Yarın eşit statüye kavuşacak Kürdistan topraklarında ezanlar mı yasaklanacak? Kur’anlar mı toplatılacak? Yok böylesi bir şey. Bunlar absürttür. Böylesi birşeyi Diyarbekir halkı da kabul etmez.
Bakın bugün sosyolojik kavramda PKK taraftarı olduğunu söyleyen ya da BDP’ye oy veren insanlar Alternatif Cuma Namazları kılıyorlar. Meydanlar dolup taşıyor. Netice itibariyle bugün Diyarbekir’de bir camiye bayram namazı kılmaya gittiğimde de caminin içi dolup taşıyacak. Bugün İstanbul gibi bir yerde akşam hava karardı mı insanlar korkuklarında çoluk çocuğunu evlerine kapatıyor. Neden kapatıyor? Kimden korkuyorlar? Kürtlerden mi korkuyorlar? Yok Türklerden korkuyorlar. Türkler gibi Kürt halkının da eşit bir statüde yaşaması neden sizleri korkutuyor? Türkiye’nin doğal gelir kaynaklarının olduğu yer Kürdistan mıdır? Bu kaynaklar Kürtlerin eline geçerse, Türkiye’nin milli geliri mi düşer? Öyle mi? Yok öyle birşey. Bakın Avrupalılar bugüne, birbirlerini boğazlıya boğazlıya geldi. Ortak para birimi ve parlamentolarını oluşturdular. Biz Türkiye’de Kürdistan oluşsun biz Kürdistan ile birlikte ortak parlamentoda, ortak para birimi de kurarız, ortak ticari kuruluşları da kurarız. Artık bundan daha doğal ne olabilir. Dolayısıyla duyulan korku, bir takım çıkar çevrelerinin varlığını korku şeklinde dışa dayatmaktan başka birşey değil.  
Şuna inanıyorum ki, Türk halkı Kürt halkıyla birlikte her alanda birarada oturup kardeşçe bağını sürdürecek ve korkmayacağı bir noktaya gelecektir. O Türk halkı “Bir dakika arkadaş, ben Kürdistanlı bir kardeşimin karşısında oturuyorum” diyecektir. Kürdistan gerçekliği bu işin temel çıkış noktasıdır. 


Sizce Aleviler nasıl etkili bir rol oynuyabilirler?
Aleviliğin iki türlü bir gerçekliği var. Bir kavramsal anlamda dayandığı nokta, konsept Hz. Ali’dir. Hz. Ali’nin yaşam felsefesi, yönetim felsefesi ortadadır. Eğer iş, Hz. Ali’yi bu anlamda model almaksa yani yönetimsel siyasi anlamda insan hak ve özgürlükler anlamında bir kere Aleviler, Türkiye’de Kürt halkının haklarını savunma noktasında herkesten çok öncü olmaları lazım. İkincisi, bir haksızlık varsa ve haksızlığın giderilmesı için bir itiraz varsa ya da bir inisiyatif alınması gerekiyorsa, yine Hz. Ali’nin buyurduğu gibi mazlumlar ile zalimler arasında bir kavga varsa, kendisine Aleviyim diyen kişinin tavır alması gerekir.
Seyid Rıza başlı başına bir örnektir zaten. Seyid Rıza ve Dersim katliamı, bir insanın nerede durması gerektiğinin fotoğrafıdır. Dolayısıyla Alevilerin dayandıkları referanslar noktasından yola çıkarak söylüyorum: Aleviler, Kürt halkının ve Kürdistan gerçekliğinin tanınmasının bir parçası, tamamlayıcısı ve destekleyicisi olmalıdır. “Ben Arap, Kürt, Türk Alevisiyim” şeklinde değil, “Ben hakikatten, adaletten, özgürlükten ve mazlumdan yanayım” diyen her Alevi, yeni duruşunu Kürt halkının varlığı ve Kürditan’ın tanınmasından yana belirlemelidir. Şimdi bir Türk Alevisi “Ya Kürdistan’daki sorun Kürt Alevilerin sorunudur benim değil” dediği zaman, o kişi Hz. Ali’nin yolundan çıkmış demektir. Bunu dediği zaman Alevilikten ne kalır ki geriye? Ama “Yok benim yolum Hz. Ali’nin yolu değildir, dediği zaman o farklı bir olaydır o zaman.  Alevilerin kullandığı güzel deyimler vardır. Şöyle derler, “Bizim dinimizin temelinde insaniyet vardır, insanilik vardır”. Güzel de, insani olunmak nedir? İnsani olan hertürlü yasakları, ayırımcılığı baskıları, yok saymayı reddetmek ve buna karşı çıkmak demektir.

Sayın Şirin, daha önce de sizinle yaptığım röportaj gazetemizde yayınlanmış ve bu röportajdan dolayı çeşitli çevrelerin saldırılarına maruz kalmıştınız. Orada “Öcalan özgürlüğüne kavuşmalı” demiştiniz. Geldiğimiz süreçte size yönelik saldırı yapan bu kesimlere yönelik mesajınız var mı?

Bazı muhafazakar kesimler, “Ya sen işte dindarsın ama  komünist, solcu, ateist her neyse bir teröristin özgürlüğünü savunuyorsun” diye tepki gösterdi. Birileri “Sen yaptığın açıklamalarınla bölücülüğü desteklemiş oldun, bağımsız konfederatif bir Kürdistan’ı savunmuşsun, hatta onlardan daha fazla açıklamalarda bulunmuşsun” diye bana karşı siyasi linç girişiminde bulundular. Ama şimdi ne oldu? Şimdi bu tartışmalar yaşanmasaydı Öcalan ile diyaloglar yapılmasaydı tam tersine aksi durumlar olsaydı bizi linç ederlerdi. Ama bu süreç öyle bir yere geldi ki, benim dediklerimin hepsi oluştu. Bana karşı linç girişiminde bulunmak istiyenlere soruyorum:
Peki neden devlet yetkilileri Sayın Öcalan ile görüşmelerde bulundu? Neden Sayın Öcalan, Kürt halkı adına devlet tarafından muhatap alındı ve mesajları milyonların karşısında okunuldu? Neden milyonlar bu mektuba kulak astı? Size sesleniyorum bugün Kürt halkı ekseriyetle kendisinin siyasal temsilciliğini ve kendisi hakkında karar verme yetkisini Öcalan’a bırakmıştır. Ben o zaman ne dedim; Öcalan siyasi bir tutsaktır ve ona göre bir muameleye tabı tutulması lazım. Benim açımdan bir halkın muhatabına sayın demekten dolayı terör örgütü bilmem ne muhamelesi yapmak işin doğasına aykırı birşeydir. Bugün devlet de artık Sayın Öcalan diyor. Benim açımdan sayın kelimesi şu anlama gelmektedir:
“Sayın Öcalan biraz bekleyin şu süreci ileri bir aşamaya götürelim ondan sonra evinize de geçersiniz, partinizin başına da geçersiniz ve seçimlere de girersiniz” demektir. Her tarihin bir akışı vardır. Hz. Ali der ki, “İnsanlara iki noktada kardeşsiniz. Ya yaratılışta kardeşsiniz ya da dinde kardeşiniz. Ben dünyada La ilaha illallah diyen bir buçuk milyarı aşkın insanlarla din kadeşliğim var. Ama bu ümmet içinde siyasi ayrılıklar, itilaflar, kavgalar, çatışmalar var mı var, ama ne diyoruz biz bir kere bir kimlik orak din kardeşleriyiz. İkincisi, ademoğlu olarak yaratılışta kardeşiz. Dolayısıyla ben sadece Kürt meselesi değil, bütün dünya halklarının yani sadece Müslüman halkların değil, Avrupa’dan Asya’ya, oradan Latin Amerika’ya kadar bütün dünya halklarının yeryüzünde hakla adalet üzerine olmasını savunmayı bir kere dinimin inancımın gereği görüyorum. Dolayısıyla mesele sadece lokal bir konu değil büyük bir konseptin bir parçası olarak ben bunları söylüyorum. İnsanlık ailesi, İslam ümmeti ailesi açısından ben bunları söylemek istiyorum. Ben, Öcalan’ın konuşmasının altına imzasını atmayanlara ben dindar demem.


Yapısal dönüşüm lazım


Yeni bir anayasadan bahsediliyor ve çalışmaları şu an devam etmekte. Sizin yeni bir anayasa üzerindeki görüşleriniz nelerdir?
Yeni bir anayasının olması lazım. Adalet istiyorsak, Hz. Ali’nin tanımıyla adalet her şeyi yerli yerine koymak gerekir, demektir. Birisini yerde yatırıp, birisini koltukta yatırırsan bu adalet değildir. Adalet nedir? O sıcakta oturuyorsa ben de sıcakta oturmak istiyorum. Şimdi siz bunu sosyopolitik bir düzlemde Kürt sorunu, Kürt halkı, haklar ve özgürlükler formasyonu içerisinde yerli yerine oturttun. Diyelim Ankara halkı, Konya halkı sen halk orak varlığınla ne ifade ediyorsan, Diyarbekir halkı, Mardin halkı sen de aynı hakka sahipsin. Ama bunu neye getirmek lazım? Bir anayasaya koymak lazım. İki anayasaya koyduysan Türkiye’nin yapısal bir dönüşüme geçmesi lazım.
Artık TC olmaz. Örnek TC ve Diyarbekir ili böyle olmaz bu Türktür yanı Diyarbekir halkını da kavramsal olarak Türk vesayeti altında tutmak demektir. Ama sözgelimi siz Anadolu Halklar Birliği veya Cumhuriyeti dediğiniz zaman durum farklıdır. Halklar mı? Taman Kürdistan vardır, Türkiye vardır ama ikisinin de birlikte oluşturacağı bir devlet vardır. Madem ki sivil bir anayasadan bahsediliyorsa, oligarşik ve militarist dayatmalardan bağımsız bir anayasa yapılacaksa böyle yapılır. İki halkın yönetimi şeklinde adı konulmaz ise iki halkın statüsü konulmazsa Diyarbekirli “Ben seni çok seviyorum, senin ayağının altını öpüyorum” derse bu hiç birşeyi değiştirmez. Ankara’nın merkezinde otururan birisinin Diyarbekir mezkezinde oturan birisiyle eşit bir statüde buluşması lazım. Bakın TC vatandaşı ifadesi konuşuluyordu. Bence vatandaşlığın ortak faydası, Türk faşizminin barbarlığına karşı bir yumuşaklığıydı. Yani göreceli bir söylemdi. Ama TC vatandaşı, TC devleti, TC Anayasası… Ee ondan sonra sevgili Diyarbekirli kardeşim... Yok böyle olamaz.


MUSTAFA İLHAN