AKP mezhepçi bir partidir, Sünni şovenistidir, yakınlık duyduğu tek mezhep Selefilik’tir, yani DAİŞ mezhebidir; Erdoğan, İslam dünyasının en eski ve köklü örgütü İhvanü’l Müslimin’e yani Müslüman Kardeşler’e öykünmekte, hatta bu pan Sünni örgütün tam legalleşmesi için çaba harcamakta ve bir çeşit liderliğini hayal etmektedir. 

Suriye Lideri Beşar Esad’la “kardeşliğini” bozduğu süreç bu hayalin hayal kırıklığının başladığı süreçtir; Müslüman Kardeşler 1928’de Mısır’da kurulduktan sonra ilk örgütlenmeye başladığı ülke Suriye’dir, 1980’lere kadar Mısır’dan sonra en güçlü oldukları ülkedir ve 1982’de Şii Hafız Esad’a karşı Hama’da başlattıkları silahlı ayaklanma sürecinde Esad Müslüman Kardeşler’i “gizlenmiş büyük katliamlarla” yok edip -kaçanlar kurtulurken- geriye kalanları ömür boyu hapse mahkum etti.   

Şii mezhebini günahı kadar sevmeyen Erdoğan’ın 2000’li yıllarda Beşar Esad’la “yakınlık” kurması oldukça garipti, “kardeşim Esad” diyecek kadar ve birlikte ailecek tatil yapacak kadar “ahbap” olmasının nedeni ne olabilirdi? Anlaşıldı ki bu olağandışı yaklaşımın birinci sırasında Müslüman Kardeşler’in çıkarları vardı, zira örgütün Suriye dışında olan yöneticileri ülkeye dönüp yasallaşmak ve Müslüman Kardeşleri legal siyasi parti haline getirmek istiyorlardı, 2010’da örgütün liderliğine getirilen Riyad Şakfa bunu Esad’dan açıkça istemişti ve “iknacı elçi” Erdoğan’dı. 

Beşar Esad aslında istenen zeytin dalını kısmen uzattı,  cezaevindeki birçok örgüt yönetici ve üyesini serbest bıraktı. Ancak talebin tamamını karşılaması kendi ayağına sıkmak olacaktı ki bunu yapmadı. Sonuçta Erdoğan Esad’dan istediğini alamadı ve bir anda “kardeşim Esad” modundan çıkıp “katil Esad” moduna girdi, yani gerçeğine döndü, tarihi bir siyasal çarktı.

Şii İran bu sürecin gözlemci ve uyarıcı aktörüydü, Erdoğan’a güvenmiyordu, hem Müslüman Kardeşler’e oynadığını hem de kendisi gibi şovenist mezhepçi olduğunu biliyordu, araları iyi değildi, Esad biraz da İran’ın uyarılarıyla hareket ediyordu ve yakasından düşmeyen Erdoğan’dan bir şekilde kurtuldu. Ancak mesele o kadar basit değildi, meğer Erdoğan’ın “kardeşim Esad” sürecinde Müslüman Kardeşler de dahil Esad karşıtı yapıları silahlandırılmış ve savaşa hazırlanmıştı, tezgahın başını Türkiye ve Katar çekiyor, Suud ailesi destek veriyordu. 

Suriye iç savaşının başladığı günden buyana İran ile Türkiye arasında “düşman komşu” soğukluğu had safhada yürüdü, örneğin son olarak Şubat 2017’de başlayıp Haziran 2017’ye kadar süren karşılıklı açıklamalarla diplomatik soğuk çatışmayı yaptırım tehditleri boyutuna vardırdılar; Türkiye, İran’ı, Suriye ve Irak’ı Şii devletine dönüştürmek istemekle suçluyor -nasıl bir cahil suçlamaysa artık, her iki ülkenin devlet yönetimi zaten Şii-, İran ise Türkiye’yi Sünni kalkışmaları azmettirmek, beslemek ve hatta DAİŞ’i desteklemekle suçluyordu.  

Türkiyeli bazı akademisyenler, Türkiye-İran ilişkiler tarihinin Atatürk-Şah Rıza dönemini “altın çağ” olarak, sonraki dönemlerin tümünü “soğuk çağ” olarak nitelendirir, ticaret dışında ortaklıkları olmadığını belirtirler. Bu büyük ölçüde doğrudur, ancak bir eksik var, her iki devletin yakın tarih boyunca süregelen iki ortak noktası var; birincisi tartışmasız Kürt düşmanlığı, ikincisi Türkiye’nin -özellikle Erdoğan’ın- Osmanlı kopyası “büyük Türk dünyası” hayali, İran’ın aynı şekilde “büyük Persiya” hayali. Hayalleri saymazsak, her iki devlet de birinci önceliği olan ortaklığını bir kez daha pratikleştirmek istiyor, -tüm şovenist mezhepçi düşmanlıklarını bir kenara bırakıp bir araya geldiler, bu tarihi bir radikal karardır-, birlikte Kürtler’e saldırmayı planlıyorlar. 

Üç gün önce Ankara’da açıkladıkları “Kandil’e ortak operasyon” meselesi sadece PKK’ye yapılacak bir saldırı değildir, Rojava devrimiyle birlikte “büyük Türk dünyası” ve “büyük Persiya” hayallerine bıçak çeken Kürtler şimdi hem Rojava’da demokratik kofederal bir devlet yapısı oluşturuyor hem de Güney’de bağımsız devlet adımının ilk sinyali olan halk oylamasına gidiyor, üstelik Barzani, -açıkça dillendirmese de- Öcalan’ın demokratik kofederalizm tezine atıfta bulunurcasına “Kürt devleti değil, Kürdistan devleti kurmak istiyoruz” diyor. Bu, Türk milliyetçisi şovenist Sünni Türkiye ile Fars milliyetçisi şovenist Şii İran’ın “tekçi” hayallerine düşman bir harekettir. 

Bu yüzden saldıracaklar! 

İran Genelkurmay Başkanı’nın Ankara ziyaretinden sonra Türkiye Genelkurmay Başkanı da önümüzdeki günlerde Tahran’a gidiyor, saldırıyı kapsamlı planlıyorlar, hem Rojava’yı hem Güney’i etkilemeyi amaçlıyorlar. PKK, bağlı güçler ve dostları bu saldırıya gerekli cevabı verecektir, Kürt halkı bunun altında kalmaz. Geriye, Erbil’in yani KDP’nin takınacağı tavır kalıyor, Mesud Barzani referandum konusunda şu ana kadar sergilediği kararlı tavrı Türkiye-İran saldırısına karşı da sergiler ve PKK ile savaş güçlerini ortaklaştırırsa dört parça Kürdistan Türkiye ve İran’a mezar olur, “Birleşik Konfederal Kürdistan” için kapı açılır.