Sayın Öcalan, “Silahlar sussun, siyaset konuşsun” demişti. Kürdistan halkı ve onu temsil eden tüm örgütler de, kişiler de ezici çoğunlukla buna evet demişti. Ne var ki AKP çetesi Kürt halkının ve ezilenlerin özgürlük ateşini söndürmek için siyaset değil, savaş dedi. Erdoğan tarafından Dolmabahçe deklarasyonunun reddi ve masanın devrilmesinden sonra ülke hızla bir iç savaşa doğru sürükleniyor.
Özellikle Oslo sürecinden bu yana devlet ve Öcalan arasında yapılan kapsamlı görüşmelerde her konu konuşulmuş ve her konuda bir ön anlaşmaya varılmıştı. Dolmabahçe Mutabakatı’yla açıklanan çerçevede bütün sorunların çözülmesi ve savaşın sona ermesi aşamasına gelinmişti. Ne oldu da her şey ters yüz oldu? Ne oldu da yeniden en başa yani savaşa dönüldü?
Burada şunu açıkça görüyoruz: Statükocularla-Ergenekoncularla anlaşan Erdoğan ve AKP bütün görüşmeleri oyalama amacıyla yapmış ve ilk fırsatta “Entegre bir savaş”ı yeniden başlatmıştır. Bu arada gelişen Rojava Devrimine karşı IŞİD (DAİŞ) ile birleşen AKP çetesi Kobanê direnişiyle bozguna uğrayınca savaşı tüm Kürdistan’a yaymıştır. Son bir yıldır her yere yayılan operasyonlardan sonra masaların devrilmesi ve bu noktaya gelinmesi bunu gösteriyor.
Gene doksanlara mı dönüyoruz diye soruluyor. Aslında durum o zamandan daha ciddidir:
O zamanlar, tek tek insanlar kaçırılıyor ve katledilip bir kenara atılıyordu. Şimdi güpegündüz herkesin gözü önünde şehirler bombalanıyor.
O zamanlar cenazeleri bir kenara atıp kaybediyorlardı, şimdi evlerde, buzdolaplarında bekliyor.
O zamanlar sokağa çıkan kitleler taranıyordu. Şimdi önce sokağa çıkma yasağı ilan edip sonra evindeki vatandaşları da bombalıyorlar.
O zamanlar tek tek köyler yakılıp yıkılırdı. Şimdi nüfusu yüz binden büyük şehirler ve Diyarbakır’ın göbeğinde Sur İlçesi yakılıp yıkılıyor, bombalanıyor.
Seçim sonuçlarını geçersiz ilan eden AKP çetesi kapsamlı bir imha savaşı başlattı. Medyadaki, özel savaş tetikçisi elemanları onlarca insanın kanıyla doymamış ki, hala “Polis yetersiz, ordu müdahale etmeli” diye yaygara yapıyorlar. Manisa’da Gülencilere yönelik operasyonda bazı kadınlara kelepçe takılmasına karşı ayaklananlar, Silvan’a tankların, uçakların girmesini istiyorlar. Manisa’da kelepçe bile çok ama Silvan’da bombalar, kurşunlar az. Bu iki şehrin aynı ülke olduğunu ve birlik içinde olduğunu kim iddia edebilir? AKP’nin TEK TEK TEK palavraları ve birlik beraberlik nutukları bom boş balonlar gibi patlamıyor mu?
Hükümet adına Dolmabahçe protokolünü açıklayan Yalçın Akdoğan, 7 Haziran seçimlerini kaybedince “Artık çözüm sürecinin filmini çekerler” diyordu. Akdoğan, AKP adına çözüm sürecinin sonunu ilan ediyordu. Böylece AKP-DAİŞ işbirliği Kobanê’den sonra tüm Kürdistan ve Türkiye’ye yayılmış bulunuyor. Kanlı katliamların her yeri sarması bunu gösteriyor. Akdoğan ve AKP çetesi çözüm sürecini engelleyerek, savaşı tercih ederek bölünme sürecini de tetiklemiş bulunuyor.
Bugün kim Muğla’daki, Edirne’deki halk ile Farqîn(Silvan)’deki, Cizîre’deki halkın birlik olduğunu söyleyebilir?
Akdoğan ve temsil ettiği AKP çetesi film çekmiyor ama başlattıkları bölünme sürecini canlı yayında naklen yayınlıyorlar. Böylece bütün ülkenin Kobanê, Farqîn, Cizîre olduğunu görüyoruz.
Bu kanlı gidişata dur denilip demokratik, siyasi bir çözüm bulunabilir mi? Bütün farklılıklar eşit ve özgür olarak bir arada, barış içinde yaşayabilir mi? Bu hala mümkün mü?
Evet, mümkündür. Ama bunun için herkesin bunu istemesi ve elini taşın altına koyması ilk şarttır.
Siyasi çözüm ve barış sadece Kürtlerin istemesiyle ve mücadelesiyle mümkün değildir. Çözüm ve barış istiyoruz diyen herkes alanlara çıkmadıkça da, Farqîn halkının direnişine sahip çıkmadıkça meydan savaş rantçılarına, kan tacirlerine kalacak demektir.
Bütün suçlamalara, saldırılara rağmen Kürdistan halkı ve önderleri çözüm sürecinin başarısı için mücadele etti, ediyor. Bugün bunun için öne atılması gereken tüm ezilenler ve onların öncüleridir. Çözüm olacaksa, bunu hep birlikte başaracağız. Yoksa savaşın bedelini de hepimiz ödeyeceğiz.