Bir zamanlar (topyekün magandalaşmadan önce), bu topraklarda insanın ar damarı denilen bir değer yargısı, sınırını bilinen utanma duygusu vardı.
Türk toplumunda, insani değer olan ar damar çatlatıldı. Utanma duygusu ortadan kalktı. Sonra, magandalaşma başladı.
Mesela, eski “bir zamanlar”da, Kürtler resmen yoktu. Onların “var” olduklarını söylemek bile, ağır hapis cezalarına razı olmaktı.
Ancak, “o zaman” dahi Kürtler, bugünkü gibi topyekün “düşman” değildi. Her şeye rağmen, devlet aklı nezdinde, “vatandaş”tı, onlar.
Oysa Türk devleti, o zaman da yalanının gerçeğe dönüştürüp, Kürtleri “yoklara” karıştırmak istiyordu. Gücünün yetersiz kaldığı kertede, Kürdü olan komşulardan destek alıp Kürt karşıtı paktlar (Bağdat Paktı) kuruyor, CENTO ve RCD adında bölgesel işbirliği anlaşmaları imzalanıyordu.
Yine o zaman da, vergi topluyordu. O vergi hizmet olarak dönmediği için, haraç olarak kalıyordu. O devirlerde de askerlik, Kürtleri koruma amaçlı değildi, asla olmadı. Askerliğe alınan Kürt, ertesi gün annesi, babasının kapısına yıkımcı, yangıncı, kardeşinin üstüne katil adayı olarak gönderiliyordu.
Ancak dediğimiz gibi, her şeye rağmen devlet aklı, utanma duygusundan haberliydiler. Arlanmayı biliyorlardı. “Vatandaşım” denilen Kürdün gözleri içine baka baka, onu yok etmek üzere, açıktan açığa uluslararası kiralık katillerle işbirliği yapmıyor, yolunda tuzak kurmayı Maganda övünmesi yapmıyor, bugünkü gibi Amerika ve Rusya’ya, “düşmanlarınla ben savaşayım, yeter ki bana Kürtleri yok etme izni ver” diye yalvarmıyorlardı. Yalvardılarsa da, “vatandaş duyarsa” kaygısıyla gizli tuttular.
Fakat, şimdi Magandalar zamanı. Artık her şey farklı. Hırsıza “hırsız” demek suç. Katiller madalyalı. Kürt düşmanlığı, ırkçı (milliyetçi) övgünün yaldızıdır.
Kürtler, oy dilenme zamanı, “sevgili vatandaş”tır. Muhbirlik hizmeti istendiğinde “sayın”dır. Askerlikte “mehmetçik”tir. Koruculuk ve vergi zamanı “vatansever” ama köleliğe hayır çektiğinde, işgal altındaki kişiliğe isyan ettiğinde vatan haini ve Recep Tayyip’in deyimiyle, “güneyimizde varlık olmalarına asla izin verilmeyecek tehdit unsudur”lar.
Tehdit unsuru olmaktan çıkarılmalar için, IŞİD üniformasını çıkarıp Nurettin Zengi, Ahrar ul Şam, Sultan Murat Tugayları, El Nusra kılığına bürünmüş kiralık katiller ittifak kuruluyordu.
Askerliğe alınan Kürt de, kiralık çetelere yardımcı unsur olarak kardeşlerinin üstüne sürülüyordu. Kürdün vergisi, hayatını alan kurşun, dağlarını yakan yangın bombası, köyünü, şehrini yıkan mahşerin sesiydi.
Bir halk, kendini vuran silahı kendi tedarik ediyor, tetiği de kendisi çekiyordu. Bu insanın kendini aşağılamasıydı.
Recep Tayyip, dün Suriye’deki Kürtleri kırma iznini almak için, Amerika’ya giderken, “Bize (Suriye’de) daha fazla ilerlemeyin diyorlar. İlerleyeceğiz. Nereye gitmemiz gerekiyorsa gideceğiz. Bizim, buraları tehdit unsuru olmaktan çıkarmamız gerekiyor” diyordu.
Tehdit dediği, yurdu işgal altında olan Kürtlerdi.
Makedonyalı Büyük İskender’e mal edilen bir menkibe vardır: Hayber geçidini aşıp Hindistan’a giren İskender’in, İndüs nehri kıyısında yere diz çöküp, “dünyada fethedilecek başka toprak kalmadı” diyerek göz yaşı döktüğü söylenir.
İskender, İndüs ırmağını dünyanın sonu olarak mı biliyordu. Bilinmez.
Ancak Recep Tayyip, bitireceğine inandığı halde, Kürtlerin kökünü kurutamadığı için bahtsız, mutsuzdu. Mutlu olmak için, kapı kapı dolaşıp kiminden izin, kiminden güç dileniyordu.
Dünküler de kırmakla bitirecelerini sandılar. Ama başaramadılar. Zulüm üstünde birlik masalını da inşa edemediler. Günümüzde ise yalnızca Mezopotamya havzasında 50 milyon Kürt yaşıyor.
Onlar kırılsa bile, dünyanın dört bir yanına dağılan sürgünler, söz gelişi Tayyip’in ana yurdu Gürcistan’dakiler, Afganistan’daki Kürt aşiretleri, İsrail’deki koloniler bayrağı yerden kaldırmaya yeter...
Kürtler, kırmakla bitirilmeyecek güç değildir.
Ama, masal içinde birlikte yaşama masalı bitti. Topyekün düşmanlık zemininde, şimdi yaklaşılan sona noktayı koyma zamanı...