Tarihsel olguları değerlendirmek tarihin sayfalarına inmeyi; geçmişin aynı mekanda cereyan etmiş olaylarına bakmayı da beraberinde getirir. Zira bugün geçmişte gizli olduğu gibi geçmişin sihirli hatırası da bir taraftan bugünü şekillendirir. Dolayısıyla tarihe atfedilen anlamlar, bizim tarihi tanımlama biçimimize bağlıdır. Tam da bu noktadan on yıllardır aralıksız süren 29. isyan dalgasının izlerini biraz da Ağrı Dağı İsyanı’nda aramak gerekir. 

Azadî örgütünün Şeyh Said İsyanı’nda mekânsal, zamansal, toplumsal ve doğal sebeplerden ötürü akamete uğraması, Ağrı İsyanı’nda daha örgütlü bir yapının gelişmesine yol açmış; kadroların tabanla ilişkisi daha güçlü tutulmuştur. Cumhuriyetin erken dönemlerinde belirli vaatlerin verilmesi, Kürtlerin Birinci Meclis’te temsiliyet haklarının olması gibi etmenler, diğer ulusların aksine Kürt’lerde ortaya çıkacak olan kopuş hareketlerinin yavaşlamasının ve nihayetinde ‘mümkünlerin kıyısından’ çeviren bir sürecin tetikleyicisi olmuştur. Tüm bu kötü koşullara rağmen Ağrı İsyanı başarılı olmuş, 3 yıllık bir bağımsızlık nişanesi olarak 20. yüzyıl Kürdistan tarihindeki yerini almıştır. 


Azadî Hareketi

Dönemin koşullarını anlamak için ilk örgütlü yapı olan Azadî Hareketi’ne bakmak gerekir. Azadî, dönemin tarihsel aktörleri tarafından 1923 yılında kurulmuş; 1925’te başlayan isyan dalgası ile geniş bir alanda hakimiyet kurmuştur. Fakat bu isyan, dışarıdan hiçbir desteğin gelmeyişi, kurulan İstiklâl Mahkemeleri’yle beraber örgütün lideri Miralaylı Cibranlı Halit Bey, mebus Yusuf Ziya Bey gibi isimlerin idam edilmesi, isyancıların mobilizasyonuyla ilgili sorunlar ve düzenli bir hareketin ortaya çıkmaması gibi gerekçelerle dilenen başarıya ulaşamamıştır. (Türk kaynaklarında sürekli dillendirilen ve Türk solcuları tarafından da sıkça tekrarlanan ‘İngiliz desteği’, hakikatten kopuk bir söylenceden ibarettir.) 

Şurası açık: Şeyh Said İsyanı’na başka bir açıdan ‘Azadî Direnişi’ de demek mümkündür ve bu direniş Kemalist iktidar tarafından kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Bunun ardından İhsan Nuri, Ferzende gibi önemli Kürtçü kadrolar İran’a geçer. İhsan Nuri, daha sonra, Şeyh Said’in oğlu Ali Rıza Efendi’nin telkiniyle Rewanduz’a geçip Seyyid Talha ile bağlantı kurar. Seyyid Talha ise İhsan Nuri ile Suriye’deki Xoybûn Cemiyeti ve 1926’dan beri Ağrı Dayı’nda isyan pozisyonunda olan Celalili Biroyê Heskê Têli arasında köprü olur. 


İlk çatışmalar

Ağrı İsyanı, aslında bu tarihlerden 1930 yılına kadar düşük yoğunluklu çatışmalar şeklinde devam eder. 1930’a gelindiğinde Türk devleti, yüz binden fazla askeri ve 50’den fazla savaş uçağıyla Ağrı/Qerekos ve Bazîd (Doğubayezid) üzerine yürümeye başlar. Çatışmalar artık eskisiyle kıyas edilemeyecek denli büyümüştür. İhsan Nuri Paşa ve Ferzende de bu sıralarda Ağrı Dağı’na geçer. Halis Bey (Öztürk), Kör Hüseyin Paşa ile oğlu Nadir ve Mehmet Beg de günümüz Rojava’sından Ağrı Dağı’na gelir. Bu kadroların çalışmalarıyla Van’ın Erciş ilçesindeki Zilan bölgesi halkı, tamamen direnişçilerin safına geçer. Bu bölgedeki Çakırbeg Karakolu, 19 Haziran 1930’u 20 Haziran 1930’a bağlayan gece baskına uğrar. Akabinde Koçköprü ve Hesenevdal Karakolları…

Bu baskınlara dair ilgi çekici bir anekdot: Esir alınan askerler, beşer onar bölge insanının evlerine dağıtılır, bakımları sağlanır. Yani bir anlamda ‘esir hukuku’ uygulanır, savaş suçu işlenmemesine gayret edilir.

Bu karakol baskınlarına öncülük edenler, Bekiran aşiretinden efsanevi direnişçi Reşoyê Silo ile birlikte Şebabê Misto, Ûsivê Mero ve bölgenin saygın din adamlarından Seyîd Resûl’dur. Baskınlar ardından Zilanlı direnişçiler, Erciş kazasının merkezine yönelir. Kaza, bir hafta boyunca abluka altında kalır; fakat “ne çare, kader, düşmanın topu vardır”. (1) Ağrı’dan kalkan savaş uçakları karşısında direnişçiler tutunamaz ve geri çekilir.


Zilan’ın tedip ve tenkili

Uçaklar, 25 Haziran’dan itibaren Zilan bölgesindeki direnişçileri yangın bombalarına (napalm) boğar. Durum kötüdür: Yüzlerce direnişçi, Türk devleti elindeki bu teknik olanak karşısında çaresiz can verir. Aynı günlerde Genelkurmay Başkanlığı ile bölge valilikleri arasındaki yazışmalar da hız kazanmıştır. Amaç, Zilan bölgesinin ‘tedip’ ve ‘tenkil’idir; yapılan şey, bütün bir halkın cezalandırılmasından başkası değildir. Devletin deyimiyle ‘Zeylan Deresi Tenkil Harekâtı’na 4 Temmuz günü başlanması öngörülür fakat bazı askeri birlikler gecikince plan 12 Temmuz’a sarkar.

Batıda Albay Derviş Bey ve grubu, doğuda Albay Yaşar Bey, kuzeyde Albay Ferhat Bey… Zilan bölgesi, sömürgeci postalının ablukası altındadır. Güneyi ise Erciş kazasından olan belediye başkanı Îdrîsê Cewo ile kardeşi Silêmanê Cewo’nun komuta ettiği milis birlikler tutar. Ve katliamlar başlar…


Derviş Bey’in komutasını üstlendiği askeri birlikler (nam-ı diğer Kasap Alayı), 12 Temmuz’dan itibaren katliamlara başlar. Hikâyeleri bugüne kadar gelmiştir: Kele, Hostekar, Milk, Kunduk, Birhan, Bonizli, Qardoxan, Qoçkopri halkı yediden yetmişe, kundaktaki bebeklerden doksanındaki yatalak ihtiyara kadar katledilir. Katliam mahali, Newala Bebo adlı derin vadidir; katliam silahı, mitralyözler. Bu ahali, Hecîdêrî ve Îskî aşiretindendir ve sıra diğerlerine de gelecektir.

Kasap Alayı, bir iki gün sonra Hemoyî Aşireti’nin meskun olduğu köylere geçer. Mecitli, Kewşen, Şor, Doxançî, Hesenevdal, Sarkoy, Pirneşin, Şeytanava, Mirşud, Gomik köylerinin ahalisi, Ada Xeybê mıntıkasına kafile kafile götürülüp kurşuna dizilir.

Sonra Bekiran Aşireti mıntıkası… Xocalî, Hacîqas, Îlanî, Şoregol, Babezenk, Xarxûs, Komir, Çaxirbeg, Partaş, Qizilkilis köylerinin ahalisi, Newala Fedê Vadisi’nde toplanır, kurşuna dizilir.

Böyle devam eder katliamlar. “Derelerden kan akar” nice zaman. Cergeşin, Keloşka Nesim, Textê Kalka… Türk sömürgeciliği, sırayla gezer hepsini.

Bu katliam baskınları bittikten sonra Türk devleti, toplu katliamlardan kaçıp mağaralara ve ormanlık araziye sığınanların yakalanması için Ağustos ayında binlerce asker ve milisin katılımıyla bir ‘tarama operasyonu’ düzenler. Binlerce sivil insan yakalanır, zincirlenerek Erciş kazasının merkezine getirilir, camilere kapatılır. Geceleri bunlar, Aşê Keşîş ve Aşê Dawûda isimli mıntıkalara götürülerek kurşuna dizilir. Yaylada olanlar, yaylalara yapılan ani baskınlarla aynı akıbete uğrar. Êrşat ve Cergeşîn köylerinin sakinleri, sömürgeci zulmüyle böyle bir anda karşı karşıya kalır.

İnsanlar öbek öbek katledilmiş, kanları dereleri kırmızıya boyamıştır; ama sömürgecinin tek derdi, bedenleri ortadan kaldırmak değildir. O, Kürt’ün hafızasına, mekânına, varoluşuna dair her şeye düşmandır. İnsan katliamlarından sonra sıra doğa katliamına gelir. Bölgedeki buğday ve arpa tarlaları yakılır, su kuyuları toprakla doldurulur, küçük ve büyükbaş hayvanlara devletçe el konur. Bunun uluslararası literatürdeki adı, ‘jenosit’ten başkası değildir. İstenen, bölge halkının öldürülmesiyle sınırlı değildir; istenen, yaşayamaz hale getirilmesidir.


Zilan’daki öldürme hali

Birçok hikâye, askerlerin cenazeler üzerindeki ve evlerdeki kıymetli eşyalara el koyduğunu da anlatır. Bu hikâyelerden bazıları, cenazelere tecavüz edildiğini dahi söyler. Öyle ya da böyle, 1930 yılının Eylül ayına gelindiğinde Zilan bölgesinde yaşam bırakılmamıştır. Sağ kurtulan binlerce kadına tecavüz edilmiş, yüzlerce çocuğa devlet tarafından el konulmuştur. O çocuklar, tıpkı Türk sömürgeciliğinin diğer soykırım pratiklerinde yapıldığı gibi Batı illerine sürülmüş, izlerinin dahi yok olması için gereken neyse yapılmıştır. Zilanlılar, çocuklarının nerede olduğunu, kim olduğunu hâlâ bilmiyor; o çocuklar, köklerinden habersiz yaşıyor. 

Bursa’daydım. Bu çocukları kafaya takmıştım. Araştırmalarım sonucu, bir tanesinin izini bulabildim. Yüz yaşını geçkindi; köyünün adından başkasını bilmiyordu. Exis köyündenmiş. Başka bir şey bulmak, bilmek, ne yazık ki mümkün olmadı.

Zilan’daki öldürme hâli, tek tük 1933 yılına kadar devam eder; daha sonra çıkarılan iskân kanunu ile Erciş bölgesinden 72 geniş aile Batı’ya, Karadeniz’e, Trakya’ya ve Akdeniz’e yerleştirilir. Binden fazlası Adana’da yargılanır ve 31 kişi burada idam edilir. Yedi yüz kadarı ise Adana Zindanı’nda tifüsten can verir.


Dağlardaki ‘mêrxaslar’

Artık Ağrı’da ‘kaçaklar devri’ başlamıştır. Dengbêjler bunu söyler, dağlarda ‘mêrxaslar’ gezer. Ağrı Direnişi boyunca dağlarda olanlar, dağları hiçbir zaman terk etmemiştir. 

Serhat bölgesinin kuruluş yıllarından itibaren Kürt Özgürlük Hareketi’yle kurduğu bağda bu ‘dağlara sığınmış asabiyetin, öfkenin’ büyük payı olduğunu söylemek mümkündür. Uzun yıllar örgütsüz olan ve ‘kaçaklar dönemini’ oluşturan o potansiyel, 1984 yılı ardından gerilla hareketiyle birlikte özneleşme sürecine dahil olmuştur. Modern dönemlerin Kürdistan gerillacılığı, bir anlamda Ağrı’nın dağlara çekilmiş ‘kaçaklarının’ yeniden özneleşmesi sürecidir.

Karnı deşilmişti Kürt toplumunun, oluk oluk kanı akmıştı toprağa ve ‘ayaktaki ölüler topluluğu’ idi artık koca bir halk; o kurşun, bu ‘yoksul’ halkı yeniden özneleştirdi. Sömürgecinin postalından bulaşan ağır hastalıklarımız vardı; o kurşun, kafa derimize kadar işlemiş kanserli hücreye de sıkıldı.

Ağrı Dağı İsyanı bastırıldığında devletin yayın organı olan Cumhuriyet gazetesinin birinci sayfasından askerler, sömürgeciliğin zaferini ilan etmişti: ‘Hayali Kürdistan, burada medfundur.’ Ama Kürt, yıllar sonra aynı noktada yanıt verdi onlara: ‘Hayali sömürgecilik, burada medfundur.’ Bu çıkış, Ağrı’daki katliamın da dahil olduğu kanlı tarihle zehirlenen Kürt’ün sağlığını kazandığının ilanı gibiydi.

Çünkü Walter Benjamin’in dediği anlamda tarihe mesiyanik bir ruh yüklemekti direnişçilik: Tarihin havını tersine taramak.