
Tuğçe M. Yılmaz
“Özyönetim düşüncesi; liberal temsili demokrasiye, özel mülkiyete, kapitalist ekonomiye ve devletçiliğe karşı gelişen yaklaşık iki yüz elli yıllık bir tarihsel birikimdir. Bu birikimin nihai amacı, ‘insanın özgürleşmesi’ (insani özgürleşme)dir. Özyönetim düşüncesi Rousseau’dan Yugoslavya’ya uzanan, henüz bitmemiş ‘özgürlük arayışı’dır.”
2015 Mayısı’nda, henüz sonbahar aylarında Kürdistan başta olmak üzere tüm Türkiye’nin gündemine oturacak olan ‘özyönetim’ tartışmaları yeni yeni başlamışken, Ayrıntı Yayınları tarafından bir kitap yayımlandı. Kitabın arka kapağında ise şöyle yazıyor: “Hayatı değiştirebilmek için evvela ‘mevcut hayattan memnun olmamak’ gerekir. Mevcut hayattan memnun olanlar hayatı değiştiremezler. Özyönetim düşüncesi ‘mevcut hayattan memnun değildir.’”
Terörize edilmek istenen özyönetim
Hayatı değiştirmek isteyen bir düşüncenin çağrısını yapmakta olan bir kitap söz konusu idi; üzerine, gündemi kasıp kavuran özyönetim tartışmaları da eklenince kayıtsız kalınması zor bir kitap ortaya çıkmış oldu. Ancak sonraki süreçte kitabın beklenen ilgiyi gördüğü tartışılır. Özyönetim kavramının terörize edilmek istenmesi, tartışılmayı zorlaştıran dışsal bir etken olarak öne sürülebilir. Diğer yandan ise kitabın kendine has zorluklarının, kitabın okunmasını ve aktarımının yaygınlaşmasını zorlaştırdığı ifade edilebilir.
Zira kitap okuyucuyu oldukça teknik bir tartışmanın içine çekerken güncel siyaseti, hâlihazırdaki özyönetim tartışmalarını es geçiyor ve bu durum kitaba teorik bir ders kitabı niteliği kazandırıyor. Ve bu haliyle kitabın güncel tartışmalara dair bir arayış içinde olan okuyucuyu cezbetmesi zorlaşıyor. Ancak kitabın ‘ders kitabı’ özelliğinde olsa dahi oldukça önemli bir işlev gördüğünü belirtmek gerek.
Kitabın özyönetim bağlamında sosyalist düşünürlerin genel bir özetini sunması dahi kitaba oldukça faydalı bir kaynak olma özelliği kazandırmakta. Bu durumun özellikle güncel-politiği takip eden okurlar ve hatta aktivistler için faydası tartışılmaz.
Özyönetim düşüncesinin izleri
Kitap üç ana bölümden oluşuyor. Birinci bölümü, sosyalist düşünce tarihinin özyönetim bağlamında özeti şeklinde değerlendirmek mümkün. Yazar yüz elli sayfa boyunca -neredeyse kitabın yarısı- özyönetim düşüncesinin izlerini Batı felsefesinde, devrim tarihinde sürüyor. 18. yüzyıl ortalarından Yugoslav deneyiminin başladığı 20. yüzyıl ortalarına kadar özyönetim kavramına katkı sunmuş, bu kavramsallaştırmayı geliştirmiş düşünürleri, devrimci kuramcıları, politikacıları inceliyor. Bu noktada kitabın alt başlığının “Rousseau’dan Marx’a Özgürlük Arayışı” olduğunu hatırlatmak gerek.
Marksist kuramın temel noktalarını, anarşizmin genel hatlarını, Leninizmin ilkelerini bu bölümde bulmak mümkün. Bu bölümde ele alınan isimleri şöyle sıralamak mümkün: Rousseau, Fourier, Owen, Buchez, Blanc, Marx, Engels, Proudhon, Bakunin, Webb’ler, Bernstein, Kautsky, Blanqui, Lenin, Luxemburg, Gramsci, Mandel. Tabii ki tüm isimler aynı yoğunluk ve derinlikte ele alınmış değil. Kimileri oldukça detaylı olarak ele alınırken; kimileri de önemli kimi çalışma ve katkıları ile anılmış. Özellikle Rousseau, Marx-Engels, Lenin daha detaylı ele alınmış.
Sosyalist özyönetim
Kitabın ikinci bölümünü ise Yugoslav deneyiminde özyönetim düşününcesine katkı sunmuş isimlerin benzer şekilde ele alınması oluşturuyor. Bu isimler; Djilas, Kardejl, Tito, Horvat, Pasic ve Praxis Okulu. Yugoslav partizanlarının ülkelerini Alman, İtalyan, Macar ve Bulgar ordularından kurtarması ile kurulan Yugoslavya Sosyalist Cumhuriyeti 1945’ten 1950’ye değin Kominform ile eşgüdüm halinde “Stalinist SSCB modeli”ni uygulamaktaydı. Ancak SSCB kontrolünde olan Kominform’un Haziran 1948’te kimi anlaşmazlıklar sebebi ile Yugoslavya Komünist Partisi’ni ihraç etmesi ve ardından gelen Sovyet ambargo ve boykotu sebebiyle 1950 yılında Yugoslavya komünistleri yeni bir anayasa ile hem ‘liberal temsili demokrasi’ye hem de ‘devletçi SSCB modeli’ne karşı yeni bir ‘alternatif model’i ilan ettiler: Sosyalist Özyönetim (Socijalisticki Samoupravljanje). Bu model Yugoslavya’nın dağılma sürecine değin etkisini sürdürdü.
Çoğu akademisyen tarafından bu durum “Üçüncü Yol” olarak adlandırıldı. Kitabın ikinci bölümü 1950-1980 arasında etkin bir şekilde uygulanmaya çalışılan bu alternatif modelin düşünsel kaynaklarına ve temel tartışma, ayrışmalarına ışık tutacak şekilde ilerliyor. Özellikle birçoğu hem devrimci hem kuramcı olan bu isimlerin devrim sonrası yaşadıkları ayrışmalara, tartışmalara, ihraçlara da yer veren bu bölüm bir ‘alternatif model’ inşasında yaşanan zorluklara ışık tutması açısından da oldukça kıymetli. Kitapta bahsi geçen isimlerin bürokrasi, teknokrasi ve burjuvazi ile içine girdikleri mücadele de zihin açıcı niteliği ile dikkat çekiyor. Kitabın bu bölümünü Rojava gibi devrim pratiğinin yaşandığı alanlarda gözlenen kimi zorlukların da ilk kez yaşanmıyor olduğunu hatırlatan bir bölüm olarak okumakta mümkün.
Özyönetimsel toplumun kurulması
Kitabın son bölümünü ise yazarın “özyönetimsel toplum” yapısının olanaklılığı, ilkeleri ve de çokça merak edilebilecek boyutları üzerine yazdıklarından oluşuyor. Yazar meramını şöyle ifade ediyor: “Özyönetimsel toplumun kurulması ‘kaçınılmaz’ değildir; ama ‘imkânsız’ da değildir. Hem özyönetimsel toplumun ‘kaçınılmaz olarak kurulacağını’ varsaymak hem de özyönetimsel toplumun ‘imkansız olduğunu’ varsaymak son derece yanlış ve ‘kaderciliktir’.
Kitabın bu sonuç bölümünde, ‘liberal kaderciliğe’ ve her türlü ‘kaderciliğe’ karşı çıkarak, özyönetimin ‘mümkün’ olduğunu ileri sürüyorum. Ama bunun için son derece önemli ‘ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel, teknolojik ve ahlaki koşullar’ın gerekli olduğunu da ekliyorum.”
Yazar son bölümde işte bu koşulları açıklamaya girişiyor ve şöyle bir şerh düşüyor: “Özyönetimsel toplumu kuracak ve geliştirecek olan asıl kuvvet, akademisyenlerin veya siyasetçilerin önerilerinden çok, emekçilerin ve vatandaşların öz-bilinci, öz-iradesi ve öz-eylemselliğidir.”
Özyönetim Düşüncesi
Caner Sancaktar
Ayrıntı Yayınları
2015