Bitmeyen devlet şiddeti
Nubar OZANYAN yazdı —
- 1 Mayıs 2026’da bir kez daha görüldü ki; işçiler, emekçiler, ezilenler oldukça parçalı, dağınık ve ayrı hareket ediyor. Ortak amaç etrafında bir cephede birleşip mücadeleden uzaktırlar.
Anayasasında Türkiye Cumhuriyeti, kendini demokratik, laik bir sosyal hukuk devleti olarak tanımlar. 100 yıllık cumhuriyet tarihi, bu tanımın gerçek olmadığını gösteren sayısız kitlesel Kürt ve Alevi katliamlarının, toplu sürgünlerin, siyasi cinayetlerin, gözaltında kayıpların, kadın ve işçi cinayetlerinin ve bitmeyen çeşitli yasakların varlığıyla doludur.
Osmanlı’dan bu yana devlet cephesinde insan hak ve özgürlükleri, evrensel hukuk ve demokrasi alanında değişen ve farklılaşan bir durum yaşanmadı. Ülkeyi bir avuç ırkçı muhafazakar, demokrasi ve özgürlük düşmanı bir rejim yönetiyor. Kendilerinden olmayan her milleti, inanç ve dili, kendileri gibi düşünmeyen/hareket etmeyen herkesi düşman gören ve düşman gibi davranan, her türlü şiddeti kullanmaktan çekinmeyen bir zihniyet 100 yıldır iktidarda.
1 Mayıs’ta işçiler, emekçiler, Kürtler, kadınlar demokratik haklarını ve özgürlüklerini talep etti. Toplumun her kesimi, gerçek sorunlarını ve hedeflerini “İş, ekmek, özgürlük”, “Ücretsiz sağlık, ücretsiz eğitim”, “Hak, hukuk, adalet”, “Özgür basın” diyerek haykırdı. İtiraz ve redlerini yükselttikleri gibi neler talep ettiklerini, nasıl olması ve yapılmasını gerektiğini de dile getirdiler; “Bu düzen böyle gitmez. Birlikte değiştireceğiz”, “Birliğimiz gücümüzdür”, “Jin Jiyan Azadî” dediler.
Bayram havasında, barış içinde, büyük bir coşku ve heyecanla 1 Mayıs’ı kutlamak isteyenlerin karşılarına tepeden tırnağa şiddetle ekip olmuş, örgütlü bir zulüm aygıtı çıktı. Kin ve nefretlerini kusup düşmanca saldırdılar kitleye. Örgütlü şiddet üssü gibi çalışan, bunu kutsal bir devlet görevi olarak algılayan TC devletinin yeminli memurları, 2026 yılının 1 Mayısı’nın özgürce kutlanmasına izin vermedi. Kurumsal ve olağan bir devlet refleksi olan örgütlü şiddet, yine en kaba, en kabul edilmez haliyle devreye girdi. 1 Mayıs’ta Taksim’e yürümek isteyen yüzlerce insan tekme, tokat, cop, göz yaşartıcı gazla darp edilip gözaltına alındı. İnsanlar yerlerde sürüklendi, boğazlanmaya çalışıldı.
100 yıldır varlıkları yok sayılan, inkar, şiddet ve dışlanmaktan başka bir uygulamaya reva görülmeyen Kürtlere, adaletin, hak ve özgürlüklerin devlet kapıları kapalıdır. Kadınlar ve işçiler de bu zulüm politikasının hedefindedir. Haklarını ve özgürlüklerini talep edip bunu haykırmaya çalışan işçilere, kadınlara, Kürtlere sokaklar, meydanlar, alanlar zulüm ve küfür doludur. Her gösteri alanı polis copu, tekmesi, gaz ve şiddetin sayısız örnekleriyle doludur. Onurlu bir yaşam talep edenlerin, özgürlük arayanların karşısına sonu gelmez baskı ve bitmeyen yasaklar demirden bir devlet barikatı gibi çıkıyor.
Ülkede olup bitenlere, yaşananlara baktığımızda yağma ve talan edilmedik hiçbir doğal kaynak, üzerine çökülmedik hiçbir zenginlik bırakılmadı. Yer altı yer üstü zenginlik kaynakları, topraklar, nehirler, sular haraç mezat emperyalist tefecilerin rantına kurban edildi. Ülkenin işçileri, emekçileri açlık, yoksulluk ve sefaletle terbiye edilmeye çalışıldı. Kürtlerin barış eli havada kaldı. Özgürlük, barış ve birlikte yaşama talebi sonu gelmez inkar ve imhayla, söz verilip bir türlü gerçekleşmeyen hukuki-yasal engellerle karşılandı. “Osmanlı’da aldatma, kandırma, oyalama, zamana yayarak unutturma dolu kurnazlıklar ve iğrenç hileli oyunlar bitmez” sözü, kurnazlık ve Osmanlı hileleri bu kez AKP-MHP iktidarıyla devam ettiriliyor. Hukuki-yasal hiçbir adım atılmadığı gibi şiddet ve yasak, gözaltı ve baskı dozundan bir şey kaybetmedi. Tarih boyunca Türk muktedirlerinin en büyük korkusu, sokaklara çıkarak meydanları doldurup özgürlük ve adalet haykıranların mücadelesi ve örgütlülüğü, farklı toplumsal kesimlerin mücadelesinin birleşip ortak bir nehirde buluşması olmuştur.
Türk muktedirlerin en büyük korku ve endişesi, işçilerin, emekçilerin, Kürtlerin, kadınların, doğa savunucularının bir araya gelerek ortak bir mücadele cephesinde birleşmesidir. Yanyana durup birlikte mücadele etmeleridir. Bunu engellemek için farklılık ve ayrılıkları ustaca kullanarak her türlü nifak tohumunu, birliğin, ortak mücadelenin içine sokmaya çalışmıştır. Bu yıkıcı ve düşmanca amaç uğruna, her türlü sol, sosyalist, demokrat, laik, aydın, gazeteci rolüne soyunmaktan asla geri durmamış.
1 Mayıs 2026’da bir kez daha görüldü ki işçiler, emekçiler, ezilenler oldukça parçalı, dağınık ve ayrı hareket ediyor. Ortak bir amaç etrafında, bir cephede birleşerek ortak mücadeleden oldukça uzaktırlar. Ekmek, özgürlük ve adalet arayanların birlik ve mücadelelerini parçalamak, bölmek, ayrıştırmak için Türk muktedirleri kafa yormakta, her türlü olanağı ustaca kullanmakta ve her fırsatı değerlendirmeye çalışmaktadır. Zulmün uygulanmasına harcadıkları dolar ve eurolara yakın bir meblağı, yine aynı kirli araçlarla sol, demokrat, aydın, sanatçı görünümlü iş birlikçi hainlere, provokatörlere harcamaktan geri durmamıştır.
Devlet denilen zor ve manipülasyon aygıtı, ezilenler cephesinde var olan farklılıkları, ayrılıkları gerçeklikle alakası olmayan, sayısız akıl dışı bahane ve nedenle büyütmekte çoğaltıp bir araya gelememenin yollarını döşemektedir. Bunun için her türlü oyuna hile ve manipülasyona, iğrenç provakasyonlara başvurmaktan ırkçı, şovenist sahte solcu ve aydınları-örgütleri kullanmaktan geri durmaz. Ne kadar kulağa hoş gelen, duyulması istenen, keskin sol sözler, muhalif söylem varsa kullanarak yıkıcı provokatif amaçlar gizlenmeye çalışılır. Sosyal şoven, kibirli aydın rolünden asla geri durulmaz.
İşçilerin sömürü ve baskıdan kurtulma mücadelesinin, Kürtlerin temel hak ve özgürlükler uğruna mücadelesiyle birleşmemesi için ellerinden gelen her türlü nifak tohumlarını sokmaya çalışırlar.
Özgürlük ve demokrasi mücadelesi, Kürt mücadelesiyle daha güçlü, sıkı bağlar kurmalıdır. Kürt halkının mücadelesi demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin kitlesel bir bileşenidir. Ortak bir gücün yaratılması, sosyal şoven zihniyetlere kurban ettirilmemelidir. Dêrsimli bilge Kürt bir ananın dediği gibi; “Erdê wan derdan yek e!”
Emekçiler, ezilenler seslerini birleştirip yükselttikleri oranda Türk muktedirleri, “sosyalizmde ısrar insan olmada ısrar" karşısında geri adım atacak; işçilerin, Kürtlerin, Alevilerin ve kadınların haklarını kabul etmek zorunda kalacaktır. Daha fazla bilinç, derinlik, anlayış ve farklılıkların kabulü çözümün zeminini yaratacaktır.
